10.12.2011

Boğaziçi’ndeki Starbucks Üzerine: İki Zıt Cevabı Olabilecek Sorular

Üzerinde çok fazla yazılıp çizilen Boğaziçi Üniversitesi’nde günlerdir devam etmekte olan Starbucks eylemini fikren desteklediğimi belirterek başlamak istiyorum. Starbucks olayının desteklemeye değer bulduğum üç tane yönü var, ilki ve en önemli olanı tutuklu öğrencilerle ilgili bir bildiriyi içerip bu konuyu gündeme getirmesi, ikincisi tekelleşmenin sembolü olan, Fair Trade yapmayan (ya da çok az yapan) dolayısıyla kahve üreticisi olan işçileri sömüren Starbucks’ı protesto etmesi. (1000 dolarlık bir kahve çuvalı için adama 1 dolar veren taşeronlu yozlaşmış bir sistemden bahsediyorum.), üçüncüsü ise üniversite öğrencilerinin, öğretim üyelerinin ve çalışanlarının ortak alanına onlar adına karar verilmiş olmasının haklı protestosu olması. Dolayısıyla işin düşünsel yönünün yüzde yüz destekçisiyim.

Eylemin bu arka planının sağlamlığını kesinleştirdikten sonra pratik kısmından bahsetmek istiyorum. Yapacağım şey inanın kuru bir eleştiridense üzerinde çalışılmış bir kendini sorgulama aslında. Çok haklı nedenlerle yapılmış bu şenlik videosu itiraf etmeliyim ki bana bazı açılardan komik geldi. İzledikten sonra nasıl hissedeceğimi gerçekten bilemedim. Fakat bunu bir eleştiri olarak arkadaşlarıma  göndermektense kendime yöneltmeyi tercih ediyorum. Şu anda elde ettiğim psikoloji aslında çok enteresan, çünkü komik buluyor olmam bir devrimi gerçekleştirme ümidinin kesilmesi konusundan baktığınızda haklı, fakat öbür yandan bunun aslında çok değerli bir öğrenci hareketi olmasını farketmenizle de haksız bir durum. İçinde bulunulan moda göre yön değiştiren bir durum çıkıyor karşımıza.

Ekşi Sözlük yazarı Fahir, demek istediğimi çok güzel özetlemiş;

“yani içinde bir yerlerde mücadele ateşi barındıran genç arkadaşlar muhtemelen izlerken ''keşke aralarında ben de olsaydım'' diyecektir. oraları geçmiş birileri ''ne komikler lan'' diyecektir. oraları geçenleri de geçenler (eski solcu dediğimiz orta yaş üstü abiler, ablalar) yine muhtemelen ''yaa ne güzel bişeylerin farkında olan gençler de var'' diyecektir.”

Videoyu izlerken zaman zaman keşke ben de aralarında bulunsaydım dedim, bazen de komik aslında dedim, sonra yine keşke olsaydım dedim. “Eylemde bulunmalı mıyım bulunmamalı mıyım?” sorusu ve “komiklik” meselesi işte bence bir “İki zıt cevabı olan soru.”

Kendi kişilik analizime dönersek; muhtemelen ben geçmişimin bana sağladığı güvenli ortam gereği bu tarz “iki zıt cevabı olan soru” fikirleri yaratma lüksü içinde olduğum için; tam da bu yüzden eylem yapma, işgal etme ve nutuk atma gibi konularda teori ve pratik çelişkisi yaşayacağım, bunu da buradan itiraf etmiş olayım.

Bu popüler eyleme bu şekilde yaklaşıp eleştiri riski aldıktan sonra şunu diyerek bu konuyu sonlardırmak niyetindeyim. “İki zıt cevabı olan sorular” özellikle yukarıdaki gibiler yüzleşilmeli ve sonra daha önemli olan cevap bulunduktan sonra aslında bir kenara bırakılmalı. Bu sorular siyaset biliminin değil edebiyatın konusu olmalı. F. Scott Fitzgerald harikulade bir laf ediyor;

“Eğer bir soruya iki birbirine zıt cevabınız varsa bundan güzel bir roman çıkar.”

Peki neden Siyaset Bilimi’nde bu tarz “Eylemi sorgulayan sorular” bir kenara bırakılmalı? Bu sorunun cevabı sevgili dostum De La Serna ile yaptığımız tartışmaların çoğunun karakteristik bir özelliği bana söylediği Martin Niemöller alıntısıdır;

''Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim.
 Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim.
 Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim.
 Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben yahudi değildim.
 Beni götürdüklerinde, benim için sesini çıkarabilecek kimse kalmamıştı...''

İşte bu yüzden eyleme eleştiri getiren ve videoya gülen arkadaşlarıma kendim bizzat içinden geçtiğim bu düşünsel yolculuk sonucu sesleniyorum; eylem yapmak, slogan atmak düşünce belirtmini ses duyuracak şekilde yapma yolu ve buna güleceksek içinde bulunduğumuz durumu sorgulayarak bir duraksamalı ve aslında eylem yapabilen arkadaşlarımıza saygı duymalıyız.

Bu yazıyı bitirirken biliyorum ki bu eylemi, içerik çok haklı olduğu için onun hatırına, ve slogan atmanın mantığına ererek, bu alışkanlığın edinilmesi gerektiği düşüncesiyle hem içerik hem de üslup yönünden destekliyorum. 

2.10.2011

Postmodernist Dalganın Küçük Girdapları

Andrew Sayer’ın Postmodernist Thought in a Geography: A Realist View makalesini okumaktaydım. Birkaç sayfadan sonra birdenbire farkettim ki  fikirleri “Kaçınılmaz Subjektif Algı Kaçınılmaz İletişimsel Objektif Algı ile Karşıtlık İçinde midir?” yazımla inanılmaz bir parallellik gösteriyor. Hem objektif, subjektif, intersubjectivity, realist ve postmodern kelimelerini rastgele kullanmayıp önceden tanımlamasıyla hem de bunları yaparak yukarıdaki tırnak içindeki soruma cevap vermesi sebebiyle dikkatimi çekti.

Hemen konuya girmeden, şu terimlere bir bakmalı. Subjektif (öznel) algı herkesin kendi aklında olup bitenler demekken, objektif  (nesnel) üzerinde anlaştığımız ve hatta gerçeğin ta kendisi olanlardı. Yani renkler ve zevklerin farklı olduğu düşünceler diyarı subjektif, yerçekimi kanunu gibi bilimsel gerçekler ve etki tepkinin kaçınılmaz olduğu bireyler arası iletişimsel zemin de (yani benim -Merhaba dediğimde –Merhaba cevabını aldığın o reddedemeyeceğimiz frekans.) objektifti. “Subjektif algı objektif algı ile karşıtlık içinde midir?” sorusu da şu demek; “Eğer 5 duyu organımızla deneyimlediğimiz her his subjektifse  bu objektif bir düşünceler diyarı yoktur anlamına mı gelir?” Bence hayır. İlginç olan ise şu; bir postmodernist Sayer’a göre biz insanların Yaradılış’ı asla bilemeyeceği ve keşfedemeyeceği fikrini alıyor (subjektif bir meseleyi) ve bunu evirip çevirip bu soruya evet cevabını yapıştırıp hiç nesnellik yoktur, yani “Dünya hepten yalan.” diyor. 

Bu noktada durup bir neler olduğuna bakalım. Yaradılış’ı bilememek mutlak bir gerçeğe insanlık olarak ulaşamadığımız anlamına gelir. Fakat işte objektif diye bir şey hiç yoktur deyip “Ben yaptıklarımdan sorumsuzum” idealizmi demek kesinlikle değildir. Bilinebilenler ve bilinemeyenler arasına ince bir çizgi koyup, hata da yapılabileceğini benimseyen Sayer gibi realistler postmodernizmin bu “sorumsuz olunabileceği” fikrine şu mantıkla karşı çıkıyorlar. Tam da yarın yağmur yağacağını bilemediğimiz için, herhangi bir düşünceyi tam anlamıyla gerçekleştiremediğimiz için ve hayatta devamlı şaşırdığımız için bizim dışımızda tutarlı bir gerçeklik olduğuna (toplum, doğa ve dış etkenler olduğu fikri) inanmalıyız. (Sayer, 1993)  Eğer Sayer’a göre her şeyi bilebilseydik ve yönlendirebilseydik zaten bizim dışımızda bağımsız bir gerçeklik olduğuna inanmazdık, tek gerçeklik biz olurduk. O yüzden etrafımızdaki dünya tam da bizim beklentilerimizi karşılamadığı için realist olmalıyız.

Peki ben neden bu kadar umursuyorum objektivizmi ve nesnelliği? Çünkü eğer nesnel dediğimiz düzen yoksa insan haklarının evrensilliği meselesi ipini elimizden kaçırmış olup sorumsuz bir zemine inmiş olacağız. Ve neoliberal sistem tarafından yaratılan yaşam standartları uçurumunun adaletsizliği konusunda postmodernizmin “her şeyi boşvermiş” kafası yüzünden hiçbir ortak fikre de varamayacağımız anlamına çıkıyor bu.

Etki tepkinin olduğu bir dünya düzeni, dünya tam olarak çözülememiş olsa bile var. Zaten intersubjectivity denilen mesele işte tam da o yüzden çok güzel bir terim. Paylaşılan öznellik gibi bir anlam veren bu sözcüğü açıklayan en iyi örneği yine Sayer vermiş. Örnek şu: Newton’ın teorilerinin bazılarını bilirsiniz ki Einstein çürütmüş. İşte çürütmeden önce o teoriler, zamanın insanları tarafından bir gerçek olarak kabul ediliyordu, fakat görüldü ki aslında yanlış bir teoriymiş. Dolayısıyla birden fazla birey onu doğru (objektif) zannederek aslında subjektif olan (mutlak doğru olmadıkları için) fikirleri kolektif bir zeminde paylaşmış oldu;  intersubjectivity de birden çok öznenin paylaştığı objektif olmayan bir durum demek oluyor.

Sayer daha da ileri gidip bu Postmodernizm dalgasının insanı içine düşürebileceği girdapları birer birer göstermiş. Tam da neler söylediğimizi aslında hakkaten hiç bilmediğimiz, laf olsun torba dolsun mantığıyla argüman oluşturduğumuz bu dünya düzeninde bunları sorgulamak bana hemen "Postmodernism çok cool" diye kabul etmekten daha hoş geliyor ve bu açıdan bu makale bir ilaç etkisi yaratıyor. Fakat şunu belirtmek zorundayım ki edebiyattaki Postmodernizm bundan farklıdır ve candır(*)..

Not: Kolay anlaşılmayan bir yazı yazmak istememiştim, fakat şimdilik ders için de yazdığımdan böyle oldu. İleride böyle yazılar yazarsam gerçek dünya ile daha çok bağlantılar kurma niyetindeyim…


-----
Gerekli olabilecek kelime tanımları;

Objectivity: Nesnel düşünceler, doğruluğu tartışmaya açık olmayan (kabul etmemizin şart olduğu) etkiden tepki doğan ortak zemin. (ikinci anlamı; nesne olma durumu)
Subjectivity: Öznel düşünceler, doğruluğu herkesten herkese değişen zevkler ve renkler meselesi. (ilki renklerin olduğu fikri mesela) (ikinci anlamı; özne olma durumu, subje)
Intersubjectivity: Birden fazla öznenin paylaştığı öznel düşünce diyarı.


*Kelimelerin tanımlanması Postmodern sözcüğü için de inanılmaz önemli. Farklı disiplinler farklı kelimeleri değişik algılayabiliyor, Liberalism sözcüğü bunun en güzel örneği. Ekonomik Liberalizm serbest pazar düşünceleri demek oluyorken, Politik Liberalizm temel hak ve özgürlükleri savunan bir düzlemde var oluyor. İşte Postmodernizm de politik anlamda farklı, edebiyat anlamında farklı bir durumda. İlki mutlak gerçek olmadığı için bizim yaptığımız hiç bir şeyin anlamlı olmadığı fikirleriyken, ikincisinin savunucusu Derida ve zamanı, mekanı çok boyutlu kabul eden bir mantıkta ilerliyor. Bunun farkedilmesini yürekten diliyorum çünkü Ekonomik Liberalizme olabildiğince uzakken Politik Liberalizme yakınım, Politik Postmodern değil fakat Edebiyat alanında Postmodern olmak isteyebilirim. 

22.08.2011

Yaratıcılık ve Hikaye Çıkarılabilecek Sorular Üzerine

Alanla ilgili Joseph Campbell dışında pek okumamış olmama rağmen anlıyorum ki edebiyat teorisi de ilgi alanlarımdan biri. Bunun niçin böyle olduğu konusu ise okuduğumuz muhteşem, epik, destansı ve sıfırdan yaratılmış gibi gözüken (aslında kaçınılmaz bir şekilde öyle olmayan) hikayelerin ve romanların nasıl bir kafada yazılmış olduğunu ve hangi koşullarda ortaya çıktığını merak etmem ki; belki bir gün… Hikaye çıkarılabilecek sorulara geçmeden yaratıcılık fikrini biraz açmak ve sorgulamak istiyorum.

Muhtemelen benden önce söylenmiş olduğunu kabul ederek iddia edeceğim konu şu; Termodinamik kanunu No.1 yani “Enerji yoktan var edilemez, var olan enerji yok olamaz, yalnızca biri diğerine dönüşebilir.” soyut diyar için de geçerli. Demek istiyorum ki fikirler de mecburen kaynağını doğadan alır ve yoktan var edilemezler. Yani  beyin sayesinde 5 duyu organını kullanan bir canlı bir ağaç görür, ona dokunur ve yıllar sonra kesip biçme işlemleri sonucu kendisine o çok sevdiği sandalyeyi yapar. Fakat bu demek istediğim Platon ve Aristo’nun idealar konusundaki anlaşmazlığından farklı. Bu fikirler (sandalye fikri, masa fikri ya da rende fikri) bize kodlanmıştı ya da kodlanmamıştı tartışmasındansa belirtmeyi amaçladığım, insanın sıfırdan bir şey yaratamadığı, çünkü kendisi hiçbir zaman sıfır konumunda olmamış. Yani bomboş bembeyaz (beyaz= R:0 G:0 B:0) bir ortamda zihni dolanmıyordur (Budistler belki de oraya erişmeye çalışıyorlar) ve asla dolanamayacaktır. Dolayısıyla 5 duyu organıyla (ki bunlar hem araçlarımız hem de limitlerimiz) sıfırdan bir fikir ürettiğini zannetse de o doğada gördüğü bir olayı çekmiş ve bir kutuya hapsederek üzerinde kuramlar oluşturmuştur. Yani aslında sonsuz nota ve sonsuz renk olan dünyamızda bunları matematiksel bir şekilde optimize eden bazı insanlar yaratmıştır müziği (7 notaları) ve resmi (soğuk ve sıcak renkleri). Demek ki yaratıcılık aslında bir yerde gördüğünü başka yerde gördüğünde kullanabilme ve en üst seviyesi de bunlar üzerinde bir düzen oluşturabilme sanatı ve notaları bulan adam da buna bir örnek. Asla sıfırdan yaratamadığımızı fakat çekip çerçevelediğimizi açıkladıktan sonra üzerine hikaye çıkarılabilecek 3 "yaratıcılık"  sorusuna geçelim.

1)Ya olsaydı? 
2)Ya şöyle olsaydı? 
3)Ya olmasaydı?

Birer birer üzerinde konuşacağım bu soruların hepsi ontolojik, yani varlık eksenindeler  (eğer epistemolojik deseydik bilgi temalı olması gerekecekti bu soruların, ya da zaman deseydik başka olacaktı) ve bir varlığın olması, farklı olması ya da olmaması ihtimallerini değerlendiriyorlar. Dolayısıyla mütevazi bir şekilde belirtiyorum ki çok sayıda soru olabilir bunlar gibi. Ve bunlar bir felsefe türünün içine yerleştirilebilir. Yani bir kısıtlama getirmektense bir düşünce egzersizi ve “yaratım” sürecine yardımcı olma çabası bu sorular. Bu üç sorunun bir diğer özelliği de yalnız birini seçmek zorunda olmayışımız ve niceliği kısıtlamaması yani öyle bir fantastik edebiyat ürünü olabilirdi ki 1, 2 ve 3 ü beraber barındırabilirdi ya da içinde 1’den 3 tane, 2’den 2 tane olabilirdi. Demek ki bu sorular bir hikaye ya da romanda birden çok kere ve birlikte kullanılmış olabilirler ve elbette ki çok sayıda bunlar gibi sorular olabilir.

1) ”Ya olsaydı” sorusu varolmayan bir durumun hayal ediliyor olması sonucunda ortaya çıkan cevabın esere yansıtılması olabilir. Tolkien’in “Ya ayağının üstü kıllı olan küçük cüceler olsaydı?” sorusu bir sagada kullanılmış olabilirken, Wells’in “Ya bir zaman makinesi olsaydı?” sorusu başka bir romana önayak olacaktır. Dolayısıyla bu mümkün olmayan şeylerin olabildiği bir düzen yaratmayı amaçlayabilir. Fakat bu soru “Ya şöyle olsaydı” ile kolaylıkla karışabilir ve bu üç soru birdenbire ikiye iniyor olabilir. Çünkü yoktan var etmektense varolan enerjinin dönüşümünden bahsetmiştik. Bunun üzerine daha düşünmek gerekir.

2) "Ya şöyle olsaydı" sorusu, zaten olan bir durumun başka bir durum ile yer değiştirmesi, özelliklerin karışması olabilir. Edvin Abbott’un “Ya iki boyutlu evrendeki şekiller, üçgenler, kareler, daireler birbirleriyle konuşabilseydi?” sorusu buna çok güzel bir örnek. İnsanın özelliği daire verilmiş ve olan bir durum “şöyle olan” başka bir durumla değiştirilip bir novella yazılmış. Bir örnek de Matt Groening’in sorduğu “Ya tenlerimiz sarı ve parmaklarımız dört olsaydı?” olabilir.

3) "Ya olmasaydi" sorusu ise zaten varolan bir düzenin parçasının olmama durumuyla değiştirilmesi. “Ya yerçekimi olmasaydı?” bu duruma bir örnek olabilir. Bu soruyu sormak “ya olsaydı”’dan daha kolay olabilir. Bir örnek de “Ya yalan söyleyemeseydik?” olabilir, bunun da bir filmi vardı bir adam keşfediyordu yalan söylemeyi.

Son olarak tekrardan belirtmeliyim ki; “Ya bunu yapsaydı”, “Ya şunu düşünseydi”, “Ya hiç  yaratmasaydı”, “Ya geçmişte şu olmasaydı”, “Ya yaptıktan sonra sonuçlarını düşünemeseydi” gibi sonsuza kadar gidebilir bu sorular. Benim amacım bir limit koymaktansa bu tür bir ihtimaller üzerine sorular sorma düşünce biçiminin hikaye ve roman yazımı aşamasını başlatma konusunda yardımcı olabileceği üzerinde laflamak ve düşünmekti. Umarım her şeyi keşfetmiş bir bakış açısındansa merak eden ve uyandıran bir dille yazabilmişimdir.

23.07.2011

Sihrin Bize Dokunan Kısmı: Seçilmiş Kişi Hikayeleri Niçin Başarılı?

Köklerini Joseph Campbell'a göre eski Yunan, Mısır ya da İskandinav mitolojisine bağlayabilen fantastik edebiyat türünün önayak olduğu Homeros’un Odyssey’iyle bağlantılı, tekrar ve tekrar farklı şekillerle anlatılabilen bir hikaye şablonunun 2011 yazında da çok tuttuğu bir kez daha görüldü. Seçilmiş kişi hikayeleri hala dünyanın dört bir yanında en çok sevilen filmleri oluşturuyor. Bunun nedenini araştırdığım bu yazının içeriğine hemen girmeden önce bu hikaye şablonunu biraz açalım.

Seçilmiş kişi hikayeleri Joseph Campbell'ın Hero with a Thousand Faces adlı kitabında yazdığı, ana karakterin (örn: Harry, Luke, Frodo) arkadaşlarının ve mentorunun (örn: Dumbledore, Obi-Wan, Gandalf) yardımıyla düşmanlarını (örn: Voldemort, Palpatine, Sauron) yendikten sonra bir kahramana dönüştüğü benzer motiflerde seyreden Hero's Journey adında bir hikayeler bütünü. Belirtilmeli ki bu seçilmiş kişi hikayelerinde mitoloji bu şablonun içinde yer alabilir fakat zorunlu tek nedeni değildir, çünkü Seçilmiş Kişi Hikayeleri hiç ummadığımız fantastik olmayan hikayelerde de kendini gösterebilir. Bu hikayelerin ortak temeli, Kahraman Oluşum Süreci’ne dayanmalarıdır. Yani bu, aslında sıradan olan bir kişinin, hepimizin olmak isteyeceği bir kahramana dönüşme hikayesidir. Yapılanlara bir baktığımızda Harry Potter sıradan bir çocuk, Luke Skywalker amcasına yardım eden bir köylü, Michael Corleone ciddiye alınmayan bir kolejli, Frodo öylesine bir Hobbit, Neo bir hacker ve hatta ve hatta Tyler Durden’ı oluşturan anlatıcı da yalnız bir insandı; demek ki bir zamanlar hepimiz kadar sıradanlardı, fakat başardılar. İşte tam olarak da bu gerçekliğin ardında; neden bu hikayelerin çok başarılı olduğu sorusu yatıyor.

Bu başarının kaynağını aramadan önce farketmeliyiz ki içinde bulunduğumuz sistem öyle koşullar barındırıyor ki son derece eşitsiz; ekonomik sınıflar ve sosyal statüler piramit formundaki hiyerarşik yapının iki elementi. Fikirlerin, eserlerin ve iş gücünün metalaştırıldığı ise zaten hep bilinen ve söylenen bir gerçek. Bu noktaya geldiğimizde Neoliberal düzenin yaptığı manipulasyon ve unutturma ya da yanlış hatırlatma teknikleri dışında kendisini gerçekten de makul gösterecek tek argümanı toplumsal hareketlilik (social mobility) etrafında dönüyor. Neden? Çünkü bu düzen sınıf atlamanın mümkün olabileceğini savunuyor, elbette ki bu yetenek ekseninde olacak, yani bir tür meritokrasi arkasına sığınmaya çalışıyor. Demek oluyor ki sıradan bir kişi bu sistemin verdiği imkanlar neticesinde bunları iyi kullanabilirse (çarkın bir yerinde durabilirse) yükselecek ve böyle bir umut hep ama hep olacak.

Şu aşamada artık diyebilirim ki Seçilmiş Kişi Hikayeleri’nin başarıları aslında kahramanların başarılarının ardında gizli. Bu şu demek: başarı hikayesi her zaman dinlenmek ve anlatılmak ister. Başarının başarısının kaynağı ise görebildiğim kadarıyla ve sırasıyla açıklayacağım üzere üç yönlü; 

1) Toplumsal Hareketlilik Umudu
2) Kurgunun ve Uzaklığın Neticesinde Özdeşleştirme
3) Yaratma Projesinin ve Dönüşümün Cezbediciliği

1) Harry Potter bir büyücü çıktığında, Neo seçilmiş kişi olduğunda, Frodo bu kadar önemli bir görev üstlendiğinde hepimizin sevinmiş olmamızın ardında yatan ilk neden olan toplumsal hareketlilik umudu şu anlama geliyor: Yukarıda da açıkladığım üzere hepimiz (en azından çoğumuz) içinde bulunduğumuz sistemde tırmanmak, sınıf atlamak istiyoruz ve bunun mümkün olabildiğinin hikayesi inanılmaz hoş geliyor bize ve sistemi savunanlar da bunun anlatılmasını istiyor, çünkü adalet anlayışlarının temelini oluşturuyor toplumsal hareketlilik. Bu diğerlerine kıyasla açıklaması en kolayı. Ve emin olun (ben de olayım) Rowling, Lucas ve Tolkien bunun son derece farkındalardı.

2) Peki neden bunu kurguda izlemesi daha hoş? Çünkü gerçek hayatta gördüğümüz gerçek başarı hikayeleri özellikle bizim çok yakınımızdaysa ve kendimizle karşılaştırma durumumuz varsa aslında pek de cazip olmuyor.  Başarı göreceli olduğu için tanımlanırken bir de başarısızlığa ihtiyaç duyar. Çok yakınımızdaki başarılar öyle bir durum ortaya çıkar ki bize bizim başarısızlığımızı farkettirmiş olabilirler. Fakat o kurgu olduğunda ve özellikle sinemanın ilginç planları neticesinde işler değişir ve özdeşleştirme mümkün olur karşılaştırma yerine. Şu iddialı soruyu soralım: Eğer bir kişi hiçbir şekilde ona kişisel olarak ulaşamayacağımız bir başarı içindeyse (örn:  gerçeklik engeli yüzünden Hulk’a ulaşamıyoruz.) onu kıskanmak yerine kolay yol olan kendimizi onunla özdeşleştirip pay çıkarmaya çalışmaz mıyız? Onu sevmemizin nedeni bir gün onun gibi olabileceğimiz değil tam da tersine o statüye hiç ulaşamayacağımız, çünkü belki insanlığın ne ölçüde başarabildiğinin bir örneği olduğu için ve türdeş olduğumuz için sevmemizle ilgili değil mi? Dolayısıyla kurgu ya da uzaklık da başarıya olan sevgiyi doğurur. Harry’nin ve Luke’un başarmasını bize uzak bir kurgu olduklarından ve özdeşleştirdiğimizden isteriz. Dolayısıyla başarı ne kadar uzaksa o kadar yakın bir özdeşleştirme olmuşturmuş olur.

3) Sonuncu açıklayacağım olan Yaratma Projesinin ve Dönüşümün Cezbediciliği ise insanlığın çok temel bir özelliği ile ilgili. Doğanın içerisinden yapaylığı çekme becerisi ve hayatı daha “kolay” hale getirmek adına dönüştürmesi, yaratması ve değişime olan açlığı. Peter Berger’in söylediği Dünya Oluşturma fikri ile ilgili bu. Biz insanlar doğadan duyduğumuz rastgele sesler içerisinden notaları çekip müzik yapıyorsak, yazıyı oluşturup dilleri kuruyorsak bu durumda yaratım projesinin mimarlarını seviyoruz ve onlardan biri olmak istiyoruz. Bu yüzyıllardır gelen bir gelenek, hatırlamalı ki gelişimin tarihi Aydınlanma Dönemi’nden başlatılsa bile bu insanlıkla ilgili çok daha içkin bir özellik ve yazının icadından beri kendisini gösterdiğini biliyoruz. Peki Harry’e nasıl bağlanıyor? Şöyle, Kahramanın Yolculuğu, Homeros’un Odyssey’i buna dahil olmak üzere, insanın dönüşümü ile ilgili, hareketlilik yaratma ve yapaylıkla ilgili aslında. Nasıl biz döküntü içerisinde olan bir evin mükemmel bir şekilde tamir edildiği olayını (mümkünse hızlı tamir edilsin tabii, hız da çok önemli) Discovery benzeri kanallarda izlemeyi seviyorsak, Luke’un çobandan Jedi oluşu, Micheal’ın Baba oluşu hikayesi de bize o kadar cezbedici geliyor, ev örneğinden çok daha fazla cezbedici hatta yukarıdaki iki neden de buna ekleniyor çünkü.

Dolayısıyla görülebiliyor ki Kahramanın Yolculuğu seviliyor ve hep sevilecek, bunların ilki Neoliberal düzenin savunulması ile çok ilişkiliyken, ikincisi ve üçüncüsü daha geniş çapta görülebilecek nedenler. Fakat neticede eğer bu hikayeler bugün daha çok seviliyor diye bir tez oluşturulsaydı ilk neden kendi başına kalabilirdi. Fakat ben daha genel bir bakışla gözlemlemeye çalıştım, ki bu yüzden de diğerlerine göre daha uzun oldu bu yazı.

8.07.2011

Kaçınılmaz Subjektif Algı ve Kaçınılmaz İletişimsel Objektivite Bir Karşıtlık İçinde Midir?

Bu sorunun cevabına ve niçin bunu sorduğuma girmeden önce sorunun barındırdığı subjektif ve objektif ikisi de kaçınılmaz olan kavramları açıklamalı. Subjektif algı derken beş duyu organımızın, biz yaşarken beynimize getirdiği uyarılar sonucunda akılda oluşan (yine beş duyusal) kişiye özgü resimden bahsediyoruz. Kaçınılmaz bir şekilde subjektif oluşu, hem algılanan “resmin” bizde uyandırdığı kişiye özgü düşünceler hem de tam olarak o resmin aslında aynı olup olmadığını bilemememiz. İlk söylediğim yeterince açıkken ikincisi biraz daha soyut kaçıyor.

Örnek şu: Benim mavi gördüğüm bir küp ile B kişisinin gördüğü mavi bir küp, aslında zihinlerimizde tıpatıp aynı algılanıyor olmayabilir. Fakat öyle bir durum var ki ikimiz de mavi küp deyince “aynı yere” bakıyor ve “aha” deyip bir şekilde anlaşıyoruz. Demek istediğim onun mavisi ve zihnindeki küp kelimesinin karşılığı benimkinden farklı olabilir, fakat her nasılsa bu mesele üzerinde hemfikiriz ve bir düzen oluşmuş. Bu söylediğim gerçek dünyada hepimizin bildiği “renk körü” örneğinde açıklık buluyor. Tam da bu noktada şunu da belirtmeli, “renk körü” renk körü olmayanların (üç boyutlu evrende kendisini bulan ve homo sapiens olarak kendini adlandıran bu topluluğun büyük kısmı) adlandırması, ve kategorik sonucu.

İkinci terim, yani kaçınılmaz iletişimsel objektivite, bizim yukarıdaki örnekteki gibi bir düzen içerisinde varoluyor ve ifade tarzları benimsiyor oluşumuzun herkeste bir ölçüde aynı olduğu için oluyor olması. İletişimsel olarak yaptığımız sohbetler (düzenli ses dalgaları), yüz ifadeleri, hareket ve tavırlar bir düzen içerisinde hatasız bir pinpon maçı gibi durmaksızın karşılık buluyor. Dolayısıyla şu sonuca varmış oluyoruz. Hem objektif hem de subjektif sonuçları var, dünya denilen kürede takılan, durmadan algılayan ve bunları yorumlayan insan türünün yaratımlarının. Belki de iç dünya ve dış dünya diye ayırmalı bu noktada. İç dünya subjektifken, dış dünya net bir şekilde objektif kalmak durumunda. Kendi içerisinde fırtınalar kopan bir insan eğer ki dışarıdan sakin biriyse, o objektif zeminde öyle bilindiği için onun gerçeği toplum düzeyinde öyle olmuş oluyor. Ve “B sessiz bir insandır” deyimi çıkıyor. 

Peki benim varmak istediğim ana nokta ne burada? Olay şu; geçenlerde Stuart Hall'un bir belgeselini izledim. Bütün belgesel (her insanın farketmesini yürekten dilediğim) toplumun üzerimizde inşa ettiklerinden söz ediyordu, ve aslında her algının o kadar subjektif ve değişken ya da kaygan olabileceğine değiniyordu ki sanki objektif zemin diye bir durum kalmamıştı. Nesnel(objektif) diyar denilen durumun da varolduğunu belirtse böyle bir yazı yazmayacaktım. Fakat özellikle siyaset bilimi için tartışılamaz gerçeklik denilen olgu, söylenilen argümanın sorumluluğu açısından son derece önemli. Gerçeklikle dost olmak şu açıdan gerekiyor: İnsan hakları dediğimiz bu yüzyıllardır mücadeleler sonucunda artık depolitize olmuş (üzerinde tartışılmaya gerek duyulmayan) ve edinilmiş haklar (konuşma özgürlüğü, ifade özgürlüğü) tartışılmaz derecede önemli. Bunlar aynen yerçekimi kanunu kadar netleşmiş durumdayken objektiflik bu konuların savunulması açısından büyük önem taşıyor. Yani ben eğer kişisel özgürlük tanımını kişiye özgü değişken bir şekilde tanımlarsam, mesela desem ki müzik dinleme özgürlüğü, bu eğer “müzik nedir?” ya da “özgürlük niye ki?” üzerinden tartışılacaksa tartışılmasın daha iyi. Genel bir “müzik dinleme özgürlüğü” üzerinde anlaşmak sanıldığı kadar zor değil. Biz insanlar pek çok şeyi inşa etmişiz birbirimiz üzerine, fakat sırf böyle yapıyoruz diye, birlikte toplum olarak dans ederken birbirimizin ayağına nasıl basmayız konuları üzerinde de inşa arayıp “evet işte bu da bir toplum mühendisliği” dersek bu yolu gereksiz yere uzatmış olmuyor muyuz? Dolayısıyla kaçınılmaz subjektif algı ve kaçınılmaz objektif algı karşıtlık içinde görülmemeli, tam tersine ilki ikincide kendisini bulmalı ve özgür bir şekilde ifade edebilmeli ve özgür ifade edebildiği alan objektif olarak kabul edilmeli. Neticede bu ayrıma ve ikiliye dünyada barışı yaratmak için istemesek de ihtiyaç duyuyoruz.

21.05.2011

İçkin Değerlere Sahip İnsan (End-in-itself)

İnsanı ve hayatı  daha iyi anlamaktan geçen yol ve hatta onlarla beraber takılmaktan daha da çok zevk aldıracak aktiviteler katı tanımlar kullanmamakta yatar gibi geliyor bana. Olan biteni olabildiğince geniş kapsamaya çalışıyorum yine böyle soyut ve garip laflarla fakat örneklerle günlük hayata da ne kadar da yakın olduğu görülecek bu söylenenlerin. Peki katı tanım ne anlama geliyor? Başka bir yazıda da belirtmiş olduğum subje olan yani özne olan bir bireyi ya da bir süreci objeleştirmeden geçen ana bir akım olarak tanımlayabilirim bunu. Peki tanımlamaya karşı olan ben bunu niye tanımladım?  Basit bir şekilde çünkü tam da belirli sınırları olabilen bir şey olduğu için. Tanımlanabilir denilen şey belirli bir sınırlı alana aitken, süreç ise bilinemez ancak yaşanır. Anlatılmaz yaşanır denen hikayeye geldik burada. Anlatılmaz yaşanır dediğimiz süreçleri -yani yaşam barındıran bir başlangıç ve sona tabii olmaksızın devinimsel bir şekilde hareket halinde bulunan dinamikleri- ancak ve ancak onları öyle kabul ettiğimizde anlayabiliriz. İşte bu noktada bahsetmek istediğim iki şey var ilki bütün canlıların zamana tabii olduklarından dolayı bir hareket halinde oldukları ve kaçınılmaz bir değişime açık oldukları (her ne kadar zihinsel olarak buna hazır olmasalar da) ikincisi ise işte tam da bu yüzden içkin bir değere sahip oldukları ve kendi içlerinde bir devinimsel amaç barındırdıkları (end-in-itself). Son olarak kişilere ve olaylara böyle bakmamanın sonuçlarından bahsedeceğim.

Zamana tabii olan canlılar kendi içlerinden dinamiktir sözü son derece ampirik bir durumdur. 5 dakika sonra nasıl davranacağım kestirilemezken nasıl bir ruh hali içinde olacağım da bilinemez. (Bir fotoğraf yerine bir filmimdir aslında çünkü.) Elbette ki belirli olaylara karşı belirli tavırlar alırım vurulduğunda canım yanar etc. Fakat içimde hangi fırtınaların nasıl bir yoğunlukta kopacağı gerçekten bilinemez. Ayrıca kendim de ne olacağını bilemem. Zihinsel olarak ben değişmem derim ve kendim buyum diye direktif veririm fakat her zaman ve her zaman riskler olacaktır ve onlara hep hazır olmam gibi bir dünya yoktur. Dolayısıyla ben zamana tabii olarak hareket halindeyim, çevrem değişken ve muhteşem bir dinamizm içerisinde anı sürekli yaşayarak geride bırakıyorum ve bu herkese oluyor.

İnsanların içkin değere sahip olduğu işte bu dinamizmin bir sonucudur o da şu şekilde karşımıza çıkar. Ben zaten herkesin hareket halinde olduğu kabul eden biri olarak A’ya her zaman “A” fikri içerisinden bakmak yerine tam da t=1 den t=3’e değişim içerisinde olabileceğinin farkında olan bir şekilde yalnızca ismi ve şekli önceki A’ya benzeyen (fakat aslında aynı olmayan) A1 olarak bakmaya hazır olacağım, sonra da A2, A3 ve A4... Fakat kafamız karışmasın diye subjeleri iletişim ve paylaşım adına değişmiyormuş gibi objeleştirerek ona kaçınılmaz olarak hep A diyeceğim. Demek ki ben A’nın içinde geçirdiği dönüşümü kabul ediyor ve onun kendi içinde işte bu yüzden de bir devinimsel değer taşıdığını kabul ediyorum. İşin tersine döndüğü kısım şurada biz subjeleri objelere dönüştürmeye o kadar alıştık ki bununu hem dille (güzel Türkçelerimiz İngilizcelerimiz ve Çincelerimizle) isimler koyarak hem de gözümüzle o benzerliğin (ya da inanılmaz yavaş değişimin sonucunun) bizi yanıltmasıyla yaptık ki bu ikisini birbirinden ayırt edemez olduk. Subje ve obje arasındaki ayrımı kaçırmak kolaylaştı ve nesne özne bir oldu.

İşte tam bu noktada kişilere içkin değeri olmayan robotlar gibi bakmanın sonuçlarından bahsetmekte yarar var. End-in-itself diye tanımladığımız içkin değer tam da zıttı olan enstrümental değere dönüşmüş oluyor burada. A’ya A1 A2 A3 ve A4 olabileceği için değer vermektense ona “A” fikrini temsil ettiği için, yani “İngiliz ve Amerikalı olduğu için” ya da “çikolatalı dondurma sevdiği için” değer vermiş konumuna düşmüş oluyoruz. A’nın bir gün öyle güzel bir naneli dondurma yiyeceğini ve onu en iyi dondurma listesine koyacağını da hiçe sayıyoruz. Kategoriler davranışlarımızı etkiler hale geliyor ve bunlardan kaçınamıyoruz. İşin enteresan kısmı da şu: herkes kendisine zaten end-in-itself gibi bakacağı için kendisine sen nasıl birisin diye sorulduğunda mavi ekran verir. “Ben değişen biriyim” en güzel cevaptır belki de, karşıdaki de öyledir aynı şekilde koşullar da yine değişebilir, her yöne iyiye kötüye doğruya yanlışa nasıl yorumlandığı hiç de fark etmeyen sonsuz sayıda renge bürünür koşullar ve insanlar yeri geldiğinde. Bu söylediklerim belki çok uç görünüyor fakat herkese olamasa da en azından gerçekten sevdiğimizi düşündüklerimize enstrüman yerine içkin değeri olduğunu bilerek bakmamız (end-in-itself) gerçekten dünyayı daha yaşanılır kılar. 

28.04.2011

Özgür İrade, Kader, Kısmet ve Şans Felsefesi

Bu yazı yaşamda neleri seçebilip neleri seçemediğimiz üzerine bir düşünce egzersizi. Belirli bir hedefi yok fikir yaratmak ya da uygulatmak gibi yalnızca bir kategorilendirme çabası. En sonunda varacağım nokta subjektif olan ve benim "iyi" anlayışıma hitap edecek olan kısıtlı bir kader ve kısmet (ikisinin toplamı şans) anlayışı, fakat yine de olabildiğince makul bir ayrım yapma niyetindeyim. İlk olarak yaşamda seçemediğimiz durumları tanımlarken ikinci mertebede de seçebildiklerimizin de aslında hiç sınırlı olmadığı üzerine laflayacağım.

1) Seçemediğimiz durumların başında doğduğumuz yer (şehir ya da kasaba, ülke, okyanusun ortasındaki bir gemi, ıssız bir ada, yol kenarı) ve içine doğduğumuz zaman (MÖ, MS ya da bunlardan hiçbiri) geliyor. Bunların alt kategorilendirilmesi içine doğduğumuz koşullarla ilgili ki bunlar; içine doğduğumuz aile, o ortamda konuşulan dil, etraftaki gelenekler ve bunlara bağlı olarak yetiştirilme tarzımızı oluşturabilir. Zenginlik ve fakirlik de seçilmez tabii ki, fakat sıfatlar bir karşılaştırma ürünü olduğu için içinde bulunulan koşullar bunları da kapsayıcı olarak anlaşılmalı. Gördüğümüz üzere bu seçemediğimiz ilk durumlar kalıtsal ve içine doğulan koşullarla ilgili; demek oluyor ki bunları "başlangıç durumu" başlığında toparlayabiliriz.
İkinci seçemediğimiz devinimsel (başlangıç noktası olmaktan çok devam eden) koşullara (buna da "çevre durumu" denebilir) gelince bunlar çevremiz ile ilgili ki bunu da iki türlü görmek mümkün. İlki Dünya'nın şekli ve hareketleri ile ilgili; bu kadar geniş almamın sebebi havanın durumunu, mevsimleri, kıtaların durumunu, denizleri, bitkilerin ve hayvanların oluşumunu ve volkanik hareketleri dahi kapsama arzusu. Sonsuza dek uzayıp gidecek olan varoluş amacı bilinemeyecek bu listeyi insan dışı olan bütün canlıların bireyler etrafındaki durumları olarak ayıralım. İkinci kısım ise diğer insanların nasıl davrandığı ki bu bizi seçebildiklerimize getiriyor. Çünkü görülecek ki bizim seçebildiklerimiz diğerlerinin seçebildikleriyle (her ne kadar farklı koşullarda olsunlar bu çok önemli çünkü koşulları kesinlikle ama kesinlikle ayırmalıyız) sınırlanacak. Bu demek değil ki "Onun seçimlerinin başladığı yerde benimki biter." Bu daha çok şununla ilgili, bir bireyin uzayda kapladığı tek bir yer var ve o bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani ben bir koşulda belirli bir şekilde davranmak isteyip yaptığımda onu sadece ben yapıyorumdur. Yani seçim ve aksiyon yalnızca kendisine özgü bir mekana zamana ve şekile göre yapılabilir ve onun o koşullar altında yine ona özgü bir sonucu olur. Şimdi kendi seçebildiklerimize gelince bu seçimlerin nasıl yalnız tek bir kişi tarafından ona özgü bir şekilde yapılacağı anlaşılacaktır. 

2) Üzerinde kontrol sahibi olduğumuz durumlara gelince. Bilindiği üzere bir vücutla sınırlıyız, fakat bu kesinlikle o kadar sınırlı olarak algılanmamalı. Uzun uzadıya bu vücudun nasıl kullanılacağını anlatacak değilim, fakat hangi koşullarda ne şekilde kullanıldığı da fark edilmeli, çünkü bu büyük bir güç demek çevre ve koşullar üzerinde. İstediğimiz yere bakmayı seçtiğimiz anda bakabileceğimiz ve dikkatimizi çeken konuları yaratabileceğimiz durumları yaratmamız bunlardan sadece inanılmaz küçük bir kısmı. Konuşmak davranışların çokluğunun ayrı sonsuzlaştırıcısı, aynen hareket etmek gibi. Bunları fiziksel komutlar olarak ayırabiliriz. Bir de düşünsel komutlar var ki bunlar hem ilkiyle beraber çalışıyor hem de kendilerine özgü yapıları olduğu söyleniyor. t=1 den t=2 ye nasıl düşüneceğimizi seçmemiz de zamansal olarak düşündüğümüzde düşünsel dünyaya kendine özgü bir boyut katıyor. Elbette bu inanılmaz soyut bir zaman içerisinde düşünülmüş olmalık katıyor ki bir düşünceye bunları bilebilmek ve kaydedebilmek zaten imkansız. Seçebildiğimiz üçüncü kategorik olarak ayırabileceğimiz durum ise diğerleriyle olan etkileşim; cansız maddeler, canlılar ve son olarak aynen bizim gibi bu seçme durumuna sahip varlıklarla olan etkileşimimiz. İnsanların birbirleriyle olan ya da diğer canlılarla olan ilişkileri son derece derin bu karmaşık seçim yapma yapısından ve zamanın geçmesinden dolayı, işte bu yüzden bu konuyu şu anda olabildiğince kenarda bırakıyorum. Fakat yine de bu koşulların da insanlar tarafından yaratılabileceği bir duruma gidecek ki bu işin en çok korktuğum kısmı, seçme durumunun döngüsel olabilme ihtimali. Bu bir paradoksa dönüşme ihtimali olan bir soru olarak burada kalsın.

Son olarak aklıma gelen bir tanımdan bahsedeyim; üzerinde kontrol sahibi olamadığımız durumların kontrol sahibi olduklarımızla yoğun ilişkisi: Şans. İyi ve kötü şans kontrol sahibi olamadıklarımızın anlık durumumuzu destekleyici ya da sekteye uğratıcı olması ile ilgili; örnek rüzgarın gittiğimiz yönün arkasından esmesi. İşte tam bu noktada belirtmeli ki, rüzgar arkadan esmediği zaman "kader" denebiliyor. Sonuçsal olarak bu aslında kötü şansın farklı bir adı olarak karşımıza çıkabiliyor. Fakat kötü şans olmadığındaki koşullara da denebiliyor bu. Demek ki iyi şans kısmet ve kötü şans kader gibi bir sonuç çıkabiliyor buradan. Fakat yine de şu hep akılda tutulmalı ki insanın kendi seçebildiği durumlar da sonsuzluk yaratabilecek potansiyelde ve bu başkalarının kaderini veya kısmetini belirlemeye dek gidebilir. Bu tanımlar tabii ki kısa kaldı fakat üzerinde düşünmeye bir kapı aralanmış oldu. Vardığım tek sonuç bu başlıktaki dört konseptin hep beraber varolabileceği üzerine. Bunun nedeni yukarıdaki seçim kategorilerinden ve kader kısmet algısının şansın bir ürünü olması durumu tabii diğer seçemediklerimizin de. Bunlar üzerinde daha çok yazılırcasına derin meseleler gibi duruyor. Bu konuya dönmek niyetindeyim. 



21.03.2011

Makyavelyanizmin İmaj Toplumundaki Su Götürmez Başarısı

Sonuçların araçları meşrulaştırmasından, stratejik olarak nasıl "iyi" gözüküleceğine; başarıya giden yolda herşeyin mübah olmasından, kuyuların ne kadar derine kazılması gerektiğine; etik olarak düşünüldüğünde kimsenin kabul edemeyeceği (ya da en azından öyle görüneceği) düşünceler gündelik yaşamımızı çevrelemekte. Fakat bu çerçevede ciddi şekilde hasımları saf dışı bırakmayı, kuyularını kazmayı bir kenara bırakırsak gündelik yaşamımızı etkileyen kısmının bunlardan sadece ince güç (soft power) denilen mesele ile ilişkin olanları olduğunu görebiliriz. Fakat bundan önce imaj toplumu tanımlanmalı, ondan önce de toplumu oluşturan katmanlar tanımlanmalı. Ancak bu yapıldıktan sonra bu ilişkinin nasıl kurulabildiği anlaşılabilir.

Bir toplumu anlamanın en önemli yollarından biri o toplumun "değer"lerinin içeriğinin ne tür kavramlarla dolu olduğudur. Görülmesi gereken ilk nokta bu toplumdaki "değer"'in maddi mi yoksa manevi mi bir yapı taşıdığıdır. Maddi veya manevi ayrımı, varolan sınıf, statü ya da yetenek(merit) katmanlarının birbirlerine olan baskınlığıyla görülebilir. (Eğer sınıf özellikleri baskınsa ekonomik yani maddi değerlerin, statü veya yetenek baskınsa sosyal yani manevi değerlerin baskınlığı görülebilir.) Toplumdaki "güç" ün tanımlanmasında da bu katmanlar devreye girer. Gücün bir karşılaştırmanın ürünü olarak ortaya çıktığı kabul edildiğinde akıllara gelen soru "hangi konuda karşılaştırma" olacaktır. İşte bu noktada sınıf yapısı ağır basıyorsa para, statü ağır basıyorsa doğuştan elde edilen ünvan, yetenek ağır basıyorsa ise zeka ve bilgi "güç"'ü belirleyen karşılaştırma unsuru olacaktır. Her toplumun yapısı, piramidi ya da şekli bu üç katmanın çeşitli oranlarıyla meydana gelmektedir.

İmaj toplumu dediğimizde karşımıza çıkan yapı ise yetenek ve sınıfların baskınlığı sonucu meydana gelen bir şekildir. Fakat dikkat çeken nokta burada "yetenek"(merit)'in bir yanılgı olabilmesidir. Toplum o kadar karmaşık bir yapıdır ki sınıf ya da statü çok rahat tanımlanabilirken yeteneği (zeka ve bilginin uygulanabilirlikteki karışımı) ölçmesi hep bir sorun olmuştur. IQ ve EQ testlerinin tartışılıyor olması buna bir örnek sayılabilir. Yetenek o kadar üzerinde oynanabilir yeniden oluşturulabilir ve imajla ilgili bir karşılaştırma şekli olabilir ki, işin özü çok rahat kaçırılabilir. İmaja aldanılıp ana fikirin kaçırılması ya da "yetenek"in yeniden oluşturulması toplumun araçlarıyla oluşturduğu dört yol ile mümkündür; önceden verilmiş imajlar, önceden yaratılmış roller, bunların kullandığı diskurlar ve son olarak sürü psikolojisi. Bir örnek vermek gerekirse lolipop yemenin büyük bir yetenek olduğu imaj toplumunda;

1)lolipopun çok yararlı olduğu (medya, reklam ajansları ve çeşitli kurumlar tarafından)
2)lolipop yiyen başarılı insan rolleri (başarı (toplumdaki başarının da tanımlanması gerekir) lolipop korelasyonunun güçlendirilmesi)
3)lolipop yemenin güzellikleri, yememenin kötülükleri üzerine söylemler
4)son olarak çevredeki çoğu insanın bunu kanıksamış bir şekilde lolipop yemesi
aşamalarıyla yaratılabilir.

Önemli bir soru bunun nasıl bozulabileceği üzerine olabilir. Fakat kesin olan şudur, yaratılan yeni imajlar eskilerini aynen yeni modanın eskisini silip süpürmesi gibi geçmişe atarak etkisini azaltacaktır. Dolayısıyla imaj toplumunun en önemli özelliği insanlarının şekillendirilebileceğidir. Hatta nesil farklılıkları belki değişen imajların farklı dönemlerin insanları üzerindeki farklı etkileridir ve buna bağlanabilir.

Makyavel'in devreye girdiği nokta ise bunları bilen birisinin varolan modaları, imajları ve toplumdaki "ince güç" dengelerini kullanarak (kendi imajını yaratarak) nasıl yükseleceğini bilebilmesi ile ilgilidir. Fakat imaj toplumu elbette ki varolan toplumun bir kısmını oluşturmaktadır, bilgi ve zekanın kendini göstermeye devam edebileceği alanlar hep varolmaya devam edecektir. Bu imaj meselesinden haberdar olmayı hem toplumun zayıf noktalarını hem de imajın size karşı kullandığında onun farkındalıkla etkisiz hale getirilebilmesini bilmek açısından önemli buluyorum.

9.02.2011

Zihinlerimizdeki Okullar ve İnsanın İçinde Bulunduğu Duruma Kritik Bakamayışı

Şu günlerde düşünmeye başladım, aynen psikoloji, sosyoloji ve benzeri sosyal bilim disiplinlerinin ekolleri gibi -özellikle özgür bıraktığımızda- zihnimizin de konuları farklı noktalardan ele alıp karşıt sonuçlara varma özelliği  var. Şu an oldukça havada duruyor ve üzerinde düşünülmemiş gibi görünse de bir örnekle açıklamak mümkün.

İçinde bulunduğumuz sistemi ele alalım. Bir noktadan baktığımızda özgürlüklere izin veren, insan haklarına saygılı ve başarının ödüllendirildiği adil bir sistem gibi. Fakat diğer bir yönden gücü tanımlarken paranın tanımın büyük bir kısmını alması, çıkarın karar verme mekanizmasındaki büyük rolü, herkesin kendi dünyasıyla olan meşguliyeti ve varolan sınıfsal ve ünvansal piramidin gözardı edilmesi bunun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Bu noktada ikincisi çok daha güçlü görünse bile her gün tekrarladığımız aktivitelerle kendimizi bazen birincisini bazen ise diğerini tekrarlarken buluyoruz. İşte buradaki tek kesin nokta bu iki düşüncenin farklı okullara ait olduğunu söylemek, ki Alman filozoflar da bunu söylediler.

Buradan varılabilecek bir sonuç insanın kendi içinde bulunduğu durumu tam olarak tanımlayamayacak olması. Kendisinin subje olduğu, aynı ırmakta iki kez yıkanılmayacak, farklı subjelerin bir arada yaşadığı bir dünyayı açıklamak ancak bunun gibi zihni okullara ayırmakla mümkün. Ve işte bu okulların gittiği ideolojilerden yalnızca bazılarını benimsemek bütünü görmemizi engelliyor.  Fakat şunun da altını çizmek gerekiyor, her ne kadar ideal dünyadan bahsetmekle bugünün dünyasını analiz etmek farklı şeyler olsa da ideali anlatmanın önkoşulu bugünü bilmek. Ve bugüne nereden ve nasıl bakıldığı da yine bu zihin okullarıyla oluyor. Bazı şeyleri görmemek isteyebiliyoruz o kafamızdaki ideale bir an önce varmak için. Dolayısıyla ideolojisizlik gerçeği anlamakta bir yol haritası çizmeye kalksa da aslında mümkün olamıyor ideolojisiz olmak. Mümkün olan beş dakika sonra farklı bir ideolojiyi benimseyecek olmanın bilinci içinde olup subjenin kendi dünyasını objeleştirmeden anlayamayacağını görmek. (*)
İnsanın içinde bulunduğu dünyaya kritik bakamayacağını (hatta aslında tam olarak hiç bakamayacağını) 19. yüzyıl sonlarında seksist ama yaratıcı bir ilkokul öğretmeni Edwin Abbott novellasında yazmıştı. İki boyutlu dünyada yaşayan bir kare bir gün bir rüya görür, rüyasında tek boyutlu dünyada yaşayan bir çizgiyi (o evrenin kralını) ziyaret eder. Sonra aynı düşünce kendi dünyasını ziyaret eden bir küre (3D) tarafından tekrar edilerek kanıtlanır. Kare yalnızca o kürenin yardımıyla, çizgi kral da yalnızca karenin yardımıyla evreninin sınırlarını birkaç dakikalığına görebilmektedir. (**) Bir balık her ne kadar suyun içinden zıpladığında "Ben nerdeyim? Aslında hep sudaymışım." diyebilse de yalnızca birkaç saniye içinde yeniden suya; o hergünkü dogmaların kendisine yinelendiği dünyasına dönecektir. Fakat işin güzeli dünyadan çıkılan o bir iki saniyenin anısını hatırlamaya çabalamanın olağanüstü saflığıdır. Upward not northward...


* "Subjenin kendisini, diğer subjeleri ve kendi hayatını objeleştirmeden anlayamayacağı" fikri için Uğur'a teşekkürler..subjenin değişkenliği ve objenin stabilitesi gelsin...
** Elbette buradaki örnek evreninin sınırlarını bilmek üzerinden giderek farklı noktalara çıksa da insanın içinde bulunduğu sistemi tam olarak kavrayamayaşıyla (ya da zihni okullara ayırarak kavrayışıyla) da eğlenceli bir paralellik gösteriyor. Özellikle sistemin iki tarafından bakma düşüncesi ile hayata bir perspektif kattıktan sonra bakkala gidip iki limon almak dünyaya yeniden dönüşün en güzel örneği.

15.01.2011

Yabancılaştırmanın İyileştirici Gücü

Kişisel gelişim kitaplarıyla yıllardır dalga geçerim. Fakat akıl sağlığı korumada işe yaradığını düşündüğüm bir yoldan bahsedeceğim. Üzen, yıpratan, derinden yaralayan fakat bütün bunlara rağmen bağımlısı olduğunuz hayat parçalarından sizi o sakin mağaranıza ve avatarıza götürecek olan kurtarıcı; analiz.

Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü evreninde büyü yapmanın tek yolu büyü yapacağınız varlığın Gerçek Dil'deki adını bilmekten ve söylemekten geçiyordu. İnsan doğasını aslında gerçekten kavrayan büyük bir fikrin sembolü bu aslında. Karşına çıkan zorluğu ona adını söyleyerek hükmetmek. Onu anlayarak ondan kurtulmak. Neden insan psikolojisi iyileşmeyi kavramakta buluyor diye sorarsak, epik tiyatrodaki yabancılaştırmanın gülümseyen çehresi  bizi selamlıyor olacak. "Kendisinin bir aktör olduğu bir evrende insan niçin düşmanını tanımladığı an onu yenebilecek konuma gelir" sorusu, bu tanımlama(*) kendisini o an oyun yazarına dönüştüreceği fikri anlaşıldığı anda cevaplanır. Alman bir dünya barışçı filozofun yıllar önce Copernican Revolution diye tarif ettiği bu fikrle de bağdaştırabileceğimiz yabancılaştırmayı insan değil yalnızca sigarayı bırakmak için uğradığı haksızlıklara sakin bir şekilde tebessüm etme gücünü bulmak için de kullanabilir.

Özellikle genelleyerek konuşuyorum, çünkü eğer ki her akşam yatmadan ballı yeşil çay için deseydim beş dakikada googlelayarak yazılmamış olsa bile o hissi veren sağlık yaşam köşelerinden farkım kalmazdı. Demek istediğim bu konularda ne kadar spesifik yazılırsa sonuç o kadar komik olacaktır.

Son olarak; felsefenin uygulanması yalnızca insanın şu anki doğadan uzak baskıcı sistemlerin yaratıcısı olmaktan yine humanist arkaplanına geri çekebileceği ölçüde yararlı. Çünkü şunu hatırlamalı ki bu yabancılaştırma pek çokları tarafından kendi ruhlarını günahlarından arındırmak için 2. Dünya Savaşı'nda da kullanılmıştı. Dolayısıyla bu yazılanın insanı insancıllıktan çıkarabilme özelliğine sahip olduğu hatırlatılmalı.

* Elbette ki nesnel yapılan bir tanımlama. Genellikle kağıda dökmek bunu kolaylaştırır, yazdığınızı okuduğunuz anda 5 saniye önceki sizle bir diyaloga girersiniz belli belirsiz. İşte o anda saniyeler önceki benliklerinizle yapacağınız paralel söz düelloları sizi doğru tanımlamaya ulaştırabilir.

12.01.2011

Of the unpredictable player and its indeterminable desire to change the game

Uncertainty had always been a tension creating device in the lands of humanity. There are sayings about it as; "I'd prefer an intelligent opponent to an ally, who is a fool", meaning the opponent would be predictable in terms of logic, that is one may see the choices and the conditions which he can see as well. However an unpredictable ally would simply be dangerous, while it's purpose to act takes different shapes every day. When it comes to an unpredictable opponent there will be something interesting to discuss, as his actions will be indeterminable as well. In that sense he would be intelligent, however in terms of not being predictable, he lacks logic and named as a fool. Here lies the paradox of an unpredictable opponent, which was found while measuring his intelligence.

Let us see more about the dangers of unpredictability to identify the unpredictable player in a game (*). First there are inner conflicts in one's mind that disturbs the integrity of it. That could be mostly about the identity. Therefore the person who is unpredictable may not know who he is in the dimensions which affect his decision making. This results the choices made much more improvising. Second the person will not know how long the game will last. That is obviously how long he will be a player. In this context IF his being a player depends heavily on his identity (that is if second depends on the identity) then the identity problem (first) may arise. This will relate to the third aspect of identifying an unpredictable player.

The third aspect would be about the question of "Would he wish to change the rules of the game?". It may be considered as cheating, however let us consider again what conditions our unpredictable player is in. First the game has some rules which makes one's identity to remain at certain conditions. If he really has a strong identity disturbed by the very game itself, he would change the game. Second he doesn't know how long the game will last, however he wants to remain as a player, how will he do that? By changing the rules of the game, of course that would mean the end of the game. And end of its very existence turning into the new game itself.

However on the other hand since he's the player now and he knows how to remain a player and he knows his changing the game will be the end of it and end of his being a player; then the second reason is refuted. When it comes to the first reason; identity, let us remember he is in a game now and the identity gets lost as the game proceeds. To remain a player he should stay in certain shape, however this isn't enough to refute the first reason like we did for the second. Therefore the conclusion to this analysis would be the following. The only unpredictability of this player to change the game lies on its identity. If it's strong he will have the desire to change the core of the game. If it gets assimilated  in the game then he won't have the desire. Yet we cannot know which one it will be. And there its dangers lie, and our fear of the unknown. One thing for sure the predictable other player should be supported at all costs.

* I must admit, I haven't studied much about game theory however in explaining unpredictability of a player one might ask for the terms used in this subdiscipline.



**Secret Note**
Change "it" and "the upredictable player" with Justice and Development Party and "game" with Republic of  Turkey, there you'll see today's portrait.