İnsanı ve hayatı daha iyi anlamaktan geçen yol ve hatta onlarla beraber takılmaktan daha da çok zevk aldıracak aktiviteler katı tanımlar kullanmamakta yatar gibi geliyor bana. Olan biteni olabildiğince geniş kapsamaya çalışıyorum yine böyle soyut ve garip laflarla fakat örneklerle günlük hayata da ne kadar da yakın olduğu görülecek bu söylenenlerin. Peki katı tanım ne anlama geliyor? Başka bir yazıda da belirtmiş olduğum subje olan yani özne olan bir bireyi ya da bir süreci objeleştirmeden geçen ana bir akım olarak tanımlayabilirim bunu. Peki tanımlamaya karşı olan ben bunu niye tanımladım? Basit bir şekilde çünkü tam da belirli sınırları olabilen bir şey olduğu için. Tanımlanabilir denilen şey belirli bir sınırlı alana aitken, süreç ise bilinemez ancak yaşanır. Anlatılmaz yaşanır denen hikayeye geldik burada. Anlatılmaz yaşanır dediğimiz süreçleri -yani yaşam barındıran bir başlangıç ve sona tabii olmaksızın devinimsel bir şekilde hareket halinde bulunan dinamikleri- ancak ve ancak onları öyle kabul ettiğimizde anlayabiliriz. İşte bu noktada bahsetmek istediğim iki şey var ilki bütün canlıların zamana tabii olduklarından dolayı bir hareket halinde oldukları ve kaçınılmaz bir değişime açık oldukları (her ne kadar zihinsel olarak buna hazır olmasalar da) ikincisi ise işte tam da bu yüzden içkin bir değere sahip oldukları ve kendi içlerinde bir devinimsel amaç barındırdıkları (end-in-itself). Son olarak kişilere ve olaylara böyle bakmamanın sonuçlarından bahsedeceğim.
Zamana tabii olan canlılar kendi içlerinden dinamiktir sözü son derece ampirik bir durumdur. 5 dakika sonra nasıl davranacağım kestirilemezken nasıl bir ruh hali içinde olacağım da bilinemez. (Bir fotoğraf yerine bir filmimdir aslında çünkü.) Elbette ki belirli olaylara karşı belirli tavırlar alırım vurulduğunda canım yanar etc. Fakat içimde hangi fırtınaların nasıl bir yoğunlukta kopacağı gerçekten bilinemez. Ayrıca kendim de ne olacağını bilemem. Zihinsel olarak ben değişmem derim ve kendim buyum diye direktif veririm fakat her zaman ve her zaman riskler olacaktır ve onlara hep hazır olmam gibi bir dünya yoktur. Dolayısıyla ben zamana tabii olarak hareket halindeyim, çevrem değişken ve muhteşem bir dinamizm içerisinde anı sürekli yaşayarak geride bırakıyorum ve bu herkese oluyor.
İnsanların içkin değere sahip olduğu işte bu dinamizmin bir sonucudur o da şu şekilde karşımıza çıkar. Ben zaten herkesin hareket halinde olduğu kabul eden biri olarak A’ya her zaman “A” fikri içerisinden bakmak yerine tam da t=1 den t=3’e değişim içerisinde olabileceğinin farkında olan bir şekilde yalnızca ismi ve şekli önceki A’ya benzeyen (fakat aslında aynı olmayan) A1 olarak bakmaya hazır olacağım, sonra da A2, A3 ve A4... Fakat kafamız karışmasın diye subjeleri iletişim ve paylaşım adına değişmiyormuş gibi objeleştirerek ona kaçınılmaz olarak hep A diyeceğim. Demek ki ben A’nın içinde geçirdiği dönüşümü kabul ediyor ve onun kendi içinde işte bu yüzden de bir devinimsel değer taşıdığını kabul ediyorum. İşin tersine döndüğü kısım şurada biz subjeleri objelere dönüştürmeye o kadar alıştık ki bununu hem dille (güzel Türkçelerimiz İngilizcelerimiz ve Çincelerimizle) isimler koyarak hem de gözümüzle o benzerliğin (ya da inanılmaz yavaş değişimin sonucunun) bizi yanıltmasıyla yaptık ki bu ikisini birbirinden ayırt edemez olduk. Subje ve obje arasındaki ayrımı kaçırmak kolaylaştı ve nesne özne bir oldu.
İşte tam bu noktada kişilere içkin değeri olmayan robotlar gibi bakmanın sonuçlarından bahsetmekte yarar var. End-in-itself diye tanımladığımız içkin değer tam da zıttı olan enstrümental değere dönüşmüş oluyor burada. A’ya A1 A2 A3 ve A4 olabileceği için değer vermektense ona “A” fikrini temsil ettiği için, yani “İngiliz ve Amerikalı olduğu için” ya da “çikolatalı dondurma sevdiği için” değer vermiş konumuna düşmüş oluyoruz. A’nın bir gün öyle güzel bir naneli dondurma yiyeceğini ve onu en iyi dondurma listesine koyacağını da hiçe sayıyoruz. Kategoriler davranışlarımızı etkiler hale geliyor ve bunlardan kaçınamıyoruz. İşin enteresan kısmı da şu: herkes kendisine zaten end-in-itself gibi bakacağı için kendisine sen nasıl birisin diye sorulduğunda mavi ekran verir. “Ben değişen biriyim” en güzel cevaptır belki de, karşıdaki de öyledir aynı şekilde koşullar da yine değişebilir, her yöne iyiye kötüye doğruya yanlışa nasıl yorumlandığı hiç de fark etmeyen sonsuz sayıda renge bürünür koşullar ve insanlar yeri geldiğinde. Bu söylediklerim belki çok uç görünüyor fakat herkese olamasa da en azından gerçekten sevdiğimizi düşündüklerimize enstrüman yerine içkin değeri olduğunu bilerek bakmamız (end-in-itself) gerçekten dünyayı daha yaşanılır kılar.