23.07.2011

Sihrin Bize Dokunan Kısmı: Seçilmiş Kişi Hikayeleri Niçin Başarılı?

Köklerini Joseph Campbell'a göre eski Yunan, Mısır ya da İskandinav mitolojisine bağlayabilen fantastik edebiyat türünün önayak olduğu Homeros’un Odyssey’iyle bağlantılı, tekrar ve tekrar farklı şekillerle anlatılabilen bir hikaye şablonunun 2011 yazında da çok tuttuğu bir kez daha görüldü. Seçilmiş kişi hikayeleri hala dünyanın dört bir yanında en çok sevilen filmleri oluşturuyor. Bunun nedenini araştırdığım bu yazının içeriğine hemen girmeden önce bu hikaye şablonunu biraz açalım.

Seçilmiş kişi hikayeleri Joseph Campbell'ın Hero with a Thousand Faces adlı kitabında yazdığı, ana karakterin (örn: Harry, Luke, Frodo) arkadaşlarının ve mentorunun (örn: Dumbledore, Obi-Wan, Gandalf) yardımıyla düşmanlarını (örn: Voldemort, Palpatine, Sauron) yendikten sonra bir kahramana dönüştüğü benzer motiflerde seyreden Hero's Journey adında bir hikayeler bütünü. Belirtilmeli ki bu seçilmiş kişi hikayelerinde mitoloji bu şablonun içinde yer alabilir fakat zorunlu tek nedeni değildir, çünkü Seçilmiş Kişi Hikayeleri hiç ummadığımız fantastik olmayan hikayelerde de kendini gösterebilir. Bu hikayelerin ortak temeli, Kahraman Oluşum Süreci’ne dayanmalarıdır. Yani bu, aslında sıradan olan bir kişinin, hepimizin olmak isteyeceği bir kahramana dönüşme hikayesidir. Yapılanlara bir baktığımızda Harry Potter sıradan bir çocuk, Luke Skywalker amcasına yardım eden bir köylü, Michael Corleone ciddiye alınmayan bir kolejli, Frodo öylesine bir Hobbit, Neo bir hacker ve hatta ve hatta Tyler Durden’ı oluşturan anlatıcı da yalnız bir insandı; demek ki bir zamanlar hepimiz kadar sıradanlardı, fakat başardılar. İşte tam olarak da bu gerçekliğin ardında; neden bu hikayelerin çok başarılı olduğu sorusu yatıyor.

Bu başarının kaynağını aramadan önce farketmeliyiz ki içinde bulunduğumuz sistem öyle koşullar barındırıyor ki son derece eşitsiz; ekonomik sınıflar ve sosyal statüler piramit formundaki hiyerarşik yapının iki elementi. Fikirlerin, eserlerin ve iş gücünün metalaştırıldığı ise zaten hep bilinen ve söylenen bir gerçek. Bu noktaya geldiğimizde Neoliberal düzenin yaptığı manipulasyon ve unutturma ya da yanlış hatırlatma teknikleri dışında kendisini gerçekten de makul gösterecek tek argümanı toplumsal hareketlilik (social mobility) etrafında dönüyor. Neden? Çünkü bu düzen sınıf atlamanın mümkün olabileceğini savunuyor, elbette ki bu yetenek ekseninde olacak, yani bir tür meritokrasi arkasına sığınmaya çalışıyor. Demek oluyor ki sıradan bir kişi bu sistemin verdiği imkanlar neticesinde bunları iyi kullanabilirse (çarkın bir yerinde durabilirse) yükselecek ve böyle bir umut hep ama hep olacak.

Şu aşamada artık diyebilirim ki Seçilmiş Kişi Hikayeleri’nin başarıları aslında kahramanların başarılarının ardında gizli. Bu şu demek: başarı hikayesi her zaman dinlenmek ve anlatılmak ister. Başarının başarısının kaynağı ise görebildiğim kadarıyla ve sırasıyla açıklayacağım üzere üç yönlü; 

1) Toplumsal Hareketlilik Umudu
2) Kurgunun ve Uzaklığın Neticesinde Özdeşleştirme
3) Yaratma Projesinin ve Dönüşümün Cezbediciliği

1) Harry Potter bir büyücü çıktığında, Neo seçilmiş kişi olduğunda, Frodo bu kadar önemli bir görev üstlendiğinde hepimizin sevinmiş olmamızın ardında yatan ilk neden olan toplumsal hareketlilik umudu şu anlama geliyor: Yukarıda da açıkladığım üzere hepimiz (en azından çoğumuz) içinde bulunduğumuz sistemde tırmanmak, sınıf atlamak istiyoruz ve bunun mümkün olabildiğinin hikayesi inanılmaz hoş geliyor bize ve sistemi savunanlar da bunun anlatılmasını istiyor, çünkü adalet anlayışlarının temelini oluşturuyor toplumsal hareketlilik. Bu diğerlerine kıyasla açıklaması en kolayı. Ve emin olun (ben de olayım) Rowling, Lucas ve Tolkien bunun son derece farkındalardı.

2) Peki neden bunu kurguda izlemesi daha hoş? Çünkü gerçek hayatta gördüğümüz gerçek başarı hikayeleri özellikle bizim çok yakınımızdaysa ve kendimizle karşılaştırma durumumuz varsa aslında pek de cazip olmuyor.  Başarı göreceli olduğu için tanımlanırken bir de başarısızlığa ihtiyaç duyar. Çok yakınımızdaki başarılar öyle bir durum ortaya çıkar ki bize bizim başarısızlığımızı farkettirmiş olabilirler. Fakat o kurgu olduğunda ve özellikle sinemanın ilginç planları neticesinde işler değişir ve özdeşleştirme mümkün olur karşılaştırma yerine. Şu iddialı soruyu soralım: Eğer bir kişi hiçbir şekilde ona kişisel olarak ulaşamayacağımız bir başarı içindeyse (örn:  gerçeklik engeli yüzünden Hulk’a ulaşamıyoruz.) onu kıskanmak yerine kolay yol olan kendimizi onunla özdeşleştirip pay çıkarmaya çalışmaz mıyız? Onu sevmemizin nedeni bir gün onun gibi olabileceğimiz değil tam da tersine o statüye hiç ulaşamayacağımız, çünkü belki insanlığın ne ölçüde başarabildiğinin bir örneği olduğu için ve türdeş olduğumuz için sevmemizle ilgili değil mi? Dolayısıyla kurgu ya da uzaklık da başarıya olan sevgiyi doğurur. Harry’nin ve Luke’un başarmasını bize uzak bir kurgu olduklarından ve özdeşleştirdiğimizden isteriz. Dolayısıyla başarı ne kadar uzaksa o kadar yakın bir özdeşleştirme olmuşturmuş olur.

3) Sonuncu açıklayacağım olan Yaratma Projesinin ve Dönüşümün Cezbediciliği ise insanlığın çok temel bir özelliği ile ilgili. Doğanın içerisinden yapaylığı çekme becerisi ve hayatı daha “kolay” hale getirmek adına dönüştürmesi, yaratması ve değişime olan açlığı. Peter Berger’in söylediği Dünya Oluşturma fikri ile ilgili bu. Biz insanlar doğadan duyduğumuz rastgele sesler içerisinden notaları çekip müzik yapıyorsak, yazıyı oluşturup dilleri kuruyorsak bu durumda yaratım projesinin mimarlarını seviyoruz ve onlardan biri olmak istiyoruz. Bu yüzyıllardır gelen bir gelenek, hatırlamalı ki gelişimin tarihi Aydınlanma Dönemi’nden başlatılsa bile bu insanlıkla ilgili çok daha içkin bir özellik ve yazının icadından beri kendisini gösterdiğini biliyoruz. Peki Harry’e nasıl bağlanıyor? Şöyle, Kahramanın Yolculuğu, Homeros’un Odyssey’i buna dahil olmak üzere, insanın dönüşümü ile ilgili, hareketlilik yaratma ve yapaylıkla ilgili aslında. Nasıl biz döküntü içerisinde olan bir evin mükemmel bir şekilde tamir edildiği olayını (mümkünse hızlı tamir edilsin tabii, hız da çok önemli) Discovery benzeri kanallarda izlemeyi seviyorsak, Luke’un çobandan Jedi oluşu, Micheal’ın Baba oluşu hikayesi de bize o kadar cezbedici geliyor, ev örneğinden çok daha fazla cezbedici hatta yukarıdaki iki neden de buna ekleniyor çünkü.

Dolayısıyla görülebiliyor ki Kahramanın Yolculuğu seviliyor ve hep sevilecek, bunların ilki Neoliberal düzenin savunulması ile çok ilişkiliyken, ikincisi ve üçüncüsü daha geniş çapta görülebilecek nedenler. Fakat neticede eğer bu hikayeler bugün daha çok seviliyor diye bir tez oluşturulsaydı ilk neden kendi başına kalabilirdi. Fakat ben daha genel bir bakışla gözlemlemeye çalıştım, ki bu yüzden de diğerlerine göre daha uzun oldu bu yazı.

8.07.2011

Kaçınılmaz Subjektif Algı ve Kaçınılmaz İletişimsel Objektivite Bir Karşıtlık İçinde Midir?

Bu sorunun cevabına ve niçin bunu sorduğuma girmeden önce sorunun barındırdığı subjektif ve objektif ikisi de kaçınılmaz olan kavramları açıklamalı. Subjektif algı derken beş duyu organımızın, biz yaşarken beynimize getirdiği uyarılar sonucunda akılda oluşan (yine beş duyusal) kişiye özgü resimden bahsediyoruz. Kaçınılmaz bir şekilde subjektif oluşu, hem algılanan “resmin” bizde uyandırdığı kişiye özgü düşünceler hem de tam olarak o resmin aslında aynı olup olmadığını bilemememiz. İlk söylediğim yeterince açıkken ikincisi biraz daha soyut kaçıyor.

Örnek şu: Benim mavi gördüğüm bir küp ile B kişisinin gördüğü mavi bir küp, aslında zihinlerimizde tıpatıp aynı algılanıyor olmayabilir. Fakat öyle bir durum var ki ikimiz de mavi küp deyince “aynı yere” bakıyor ve “aha” deyip bir şekilde anlaşıyoruz. Demek istediğim onun mavisi ve zihnindeki küp kelimesinin karşılığı benimkinden farklı olabilir, fakat her nasılsa bu mesele üzerinde hemfikiriz ve bir düzen oluşmuş. Bu söylediğim gerçek dünyada hepimizin bildiği “renk körü” örneğinde açıklık buluyor. Tam da bu noktada şunu da belirtmeli, “renk körü” renk körü olmayanların (üç boyutlu evrende kendisini bulan ve homo sapiens olarak kendini adlandıran bu topluluğun büyük kısmı) adlandırması, ve kategorik sonucu.

İkinci terim, yani kaçınılmaz iletişimsel objektivite, bizim yukarıdaki örnekteki gibi bir düzen içerisinde varoluyor ve ifade tarzları benimsiyor oluşumuzun herkeste bir ölçüde aynı olduğu için oluyor olması. İletişimsel olarak yaptığımız sohbetler (düzenli ses dalgaları), yüz ifadeleri, hareket ve tavırlar bir düzen içerisinde hatasız bir pinpon maçı gibi durmaksızın karşılık buluyor. Dolayısıyla şu sonuca varmış oluyoruz. Hem objektif hem de subjektif sonuçları var, dünya denilen kürede takılan, durmadan algılayan ve bunları yorumlayan insan türünün yaratımlarının. Belki de iç dünya ve dış dünya diye ayırmalı bu noktada. İç dünya subjektifken, dış dünya net bir şekilde objektif kalmak durumunda. Kendi içerisinde fırtınalar kopan bir insan eğer ki dışarıdan sakin biriyse, o objektif zeminde öyle bilindiği için onun gerçeği toplum düzeyinde öyle olmuş oluyor. Ve “B sessiz bir insandır” deyimi çıkıyor. 

Peki benim varmak istediğim ana nokta ne burada? Olay şu; geçenlerde Stuart Hall'un bir belgeselini izledim. Bütün belgesel (her insanın farketmesini yürekten dilediğim) toplumun üzerimizde inşa ettiklerinden söz ediyordu, ve aslında her algının o kadar subjektif ve değişken ya da kaygan olabileceğine değiniyordu ki sanki objektif zemin diye bir durum kalmamıştı. Nesnel(objektif) diyar denilen durumun da varolduğunu belirtse böyle bir yazı yazmayacaktım. Fakat özellikle siyaset bilimi için tartışılamaz gerçeklik denilen olgu, söylenilen argümanın sorumluluğu açısından son derece önemli. Gerçeklikle dost olmak şu açıdan gerekiyor: İnsan hakları dediğimiz bu yüzyıllardır mücadeleler sonucunda artık depolitize olmuş (üzerinde tartışılmaya gerek duyulmayan) ve edinilmiş haklar (konuşma özgürlüğü, ifade özgürlüğü) tartışılmaz derecede önemli. Bunlar aynen yerçekimi kanunu kadar netleşmiş durumdayken objektiflik bu konuların savunulması açısından büyük önem taşıyor. Yani ben eğer kişisel özgürlük tanımını kişiye özgü değişken bir şekilde tanımlarsam, mesela desem ki müzik dinleme özgürlüğü, bu eğer “müzik nedir?” ya da “özgürlük niye ki?” üzerinden tartışılacaksa tartışılmasın daha iyi. Genel bir “müzik dinleme özgürlüğü” üzerinde anlaşmak sanıldığı kadar zor değil. Biz insanlar pek çok şeyi inşa etmişiz birbirimiz üzerine, fakat sırf böyle yapıyoruz diye, birlikte toplum olarak dans ederken birbirimizin ayağına nasıl basmayız konuları üzerinde de inşa arayıp “evet işte bu da bir toplum mühendisliği” dersek bu yolu gereksiz yere uzatmış olmuyor muyuz? Dolayısıyla kaçınılmaz subjektif algı ve kaçınılmaz objektif algı karşıtlık içinde görülmemeli, tam tersine ilki ikincide kendisini bulmalı ve özgür bir şekilde ifade edebilmeli ve özgür ifade edebildiği alan objektif olarak kabul edilmeli. Neticede bu ayrıma ve ikiliye dünyada barışı yaratmak için istemesek de ihtiyaç duyuyoruz.