9.02.2011

Zihinlerimizdeki Okullar ve İnsanın İçinde Bulunduğu Duruma Kritik Bakamayışı

Şu günlerde düşünmeye başladım, aynen psikoloji, sosyoloji ve benzeri sosyal bilim disiplinlerinin ekolleri gibi -özellikle özgür bıraktığımızda- zihnimizin de konuları farklı noktalardan ele alıp karşıt sonuçlara varma özelliği  var. Şu an oldukça havada duruyor ve üzerinde düşünülmemiş gibi görünse de bir örnekle açıklamak mümkün.

İçinde bulunduğumuz sistemi ele alalım. Bir noktadan baktığımızda özgürlüklere izin veren, insan haklarına saygılı ve başarının ödüllendirildiği adil bir sistem gibi. Fakat diğer bir yönden gücü tanımlarken paranın tanımın büyük bir kısmını alması, çıkarın karar verme mekanizmasındaki büyük rolü, herkesin kendi dünyasıyla olan meşguliyeti ve varolan sınıfsal ve ünvansal piramidin gözardı edilmesi bunun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Bu noktada ikincisi çok daha güçlü görünse bile her gün tekrarladığımız aktivitelerle kendimizi bazen birincisini bazen ise diğerini tekrarlarken buluyoruz. İşte buradaki tek kesin nokta bu iki düşüncenin farklı okullara ait olduğunu söylemek, ki Alman filozoflar da bunu söylediler.

Buradan varılabilecek bir sonuç insanın kendi içinde bulunduğu durumu tam olarak tanımlayamayacak olması. Kendisinin subje olduğu, aynı ırmakta iki kez yıkanılmayacak, farklı subjelerin bir arada yaşadığı bir dünyayı açıklamak ancak bunun gibi zihni okullara ayırmakla mümkün. Ve işte bu okulların gittiği ideolojilerden yalnızca bazılarını benimsemek bütünü görmemizi engelliyor.  Fakat şunun da altını çizmek gerekiyor, her ne kadar ideal dünyadan bahsetmekle bugünün dünyasını analiz etmek farklı şeyler olsa da ideali anlatmanın önkoşulu bugünü bilmek. Ve bugüne nereden ve nasıl bakıldığı da yine bu zihin okullarıyla oluyor. Bazı şeyleri görmemek isteyebiliyoruz o kafamızdaki ideale bir an önce varmak için. Dolayısıyla ideolojisizlik gerçeği anlamakta bir yol haritası çizmeye kalksa da aslında mümkün olamıyor ideolojisiz olmak. Mümkün olan beş dakika sonra farklı bir ideolojiyi benimseyecek olmanın bilinci içinde olup subjenin kendi dünyasını objeleştirmeden anlayamayacağını görmek. (*)
İnsanın içinde bulunduğu dünyaya kritik bakamayacağını (hatta aslında tam olarak hiç bakamayacağını) 19. yüzyıl sonlarında seksist ama yaratıcı bir ilkokul öğretmeni Edwin Abbott novellasında yazmıştı. İki boyutlu dünyada yaşayan bir kare bir gün bir rüya görür, rüyasında tek boyutlu dünyada yaşayan bir çizgiyi (o evrenin kralını) ziyaret eder. Sonra aynı düşünce kendi dünyasını ziyaret eden bir küre (3D) tarafından tekrar edilerek kanıtlanır. Kare yalnızca o kürenin yardımıyla, çizgi kral da yalnızca karenin yardımıyla evreninin sınırlarını birkaç dakikalığına görebilmektedir. (**) Bir balık her ne kadar suyun içinden zıpladığında "Ben nerdeyim? Aslında hep sudaymışım." diyebilse de yalnızca birkaç saniye içinde yeniden suya; o hergünkü dogmaların kendisine yinelendiği dünyasına dönecektir. Fakat işin güzeli dünyadan çıkılan o bir iki saniyenin anısını hatırlamaya çabalamanın olağanüstü saflığıdır. Upward not northward...


* "Subjenin kendisini, diğer subjeleri ve kendi hayatını objeleştirmeden anlayamayacağı" fikri için Uğur'a teşekkürler..subjenin değişkenliği ve objenin stabilitesi gelsin...
** Elbette buradaki örnek evreninin sınırlarını bilmek üzerinden giderek farklı noktalara çıksa da insanın içinde bulunduğu sistemi tam olarak kavrayamayaşıyla (ya da zihni okullara ayırarak kavrayışıyla) da eğlenceli bir paralellik gösteriyor. Özellikle sistemin iki tarafından bakma düşüncesi ile hayata bir perspektif kattıktan sonra bakkala gidip iki limon almak dünyaya yeniden dönüşün en güzel örneği.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder