21.05.2011

İçkin Değerlere Sahip İnsan (End-in-itself)

İnsanı ve hayatı  daha iyi anlamaktan geçen yol ve hatta onlarla beraber takılmaktan daha da çok zevk aldıracak aktiviteler katı tanımlar kullanmamakta yatar gibi geliyor bana. Olan biteni olabildiğince geniş kapsamaya çalışıyorum yine böyle soyut ve garip laflarla fakat örneklerle günlük hayata da ne kadar da yakın olduğu görülecek bu söylenenlerin. Peki katı tanım ne anlama geliyor? Başka bir yazıda da belirtmiş olduğum subje olan yani özne olan bir bireyi ya da bir süreci objeleştirmeden geçen ana bir akım olarak tanımlayabilirim bunu. Peki tanımlamaya karşı olan ben bunu niye tanımladım?  Basit bir şekilde çünkü tam da belirli sınırları olabilen bir şey olduğu için. Tanımlanabilir denilen şey belirli bir sınırlı alana aitken, süreç ise bilinemez ancak yaşanır. Anlatılmaz yaşanır denen hikayeye geldik burada. Anlatılmaz yaşanır dediğimiz süreçleri -yani yaşam barındıran bir başlangıç ve sona tabii olmaksızın devinimsel bir şekilde hareket halinde bulunan dinamikleri- ancak ve ancak onları öyle kabul ettiğimizde anlayabiliriz. İşte bu noktada bahsetmek istediğim iki şey var ilki bütün canlıların zamana tabii olduklarından dolayı bir hareket halinde oldukları ve kaçınılmaz bir değişime açık oldukları (her ne kadar zihinsel olarak buna hazır olmasalar da) ikincisi ise işte tam da bu yüzden içkin bir değere sahip oldukları ve kendi içlerinde bir devinimsel amaç barındırdıkları (end-in-itself). Son olarak kişilere ve olaylara böyle bakmamanın sonuçlarından bahsedeceğim.

Zamana tabii olan canlılar kendi içlerinden dinamiktir sözü son derece ampirik bir durumdur. 5 dakika sonra nasıl davranacağım kestirilemezken nasıl bir ruh hali içinde olacağım da bilinemez. (Bir fotoğraf yerine bir filmimdir aslında çünkü.) Elbette ki belirli olaylara karşı belirli tavırlar alırım vurulduğunda canım yanar etc. Fakat içimde hangi fırtınaların nasıl bir yoğunlukta kopacağı gerçekten bilinemez. Ayrıca kendim de ne olacağını bilemem. Zihinsel olarak ben değişmem derim ve kendim buyum diye direktif veririm fakat her zaman ve her zaman riskler olacaktır ve onlara hep hazır olmam gibi bir dünya yoktur. Dolayısıyla ben zamana tabii olarak hareket halindeyim, çevrem değişken ve muhteşem bir dinamizm içerisinde anı sürekli yaşayarak geride bırakıyorum ve bu herkese oluyor.

İnsanların içkin değere sahip olduğu işte bu dinamizmin bir sonucudur o da şu şekilde karşımıza çıkar. Ben zaten herkesin hareket halinde olduğu kabul eden biri olarak A’ya her zaman “A” fikri içerisinden bakmak yerine tam da t=1 den t=3’e değişim içerisinde olabileceğinin farkında olan bir şekilde yalnızca ismi ve şekli önceki A’ya benzeyen (fakat aslında aynı olmayan) A1 olarak bakmaya hazır olacağım, sonra da A2, A3 ve A4... Fakat kafamız karışmasın diye subjeleri iletişim ve paylaşım adına değişmiyormuş gibi objeleştirerek ona kaçınılmaz olarak hep A diyeceğim. Demek ki ben A’nın içinde geçirdiği dönüşümü kabul ediyor ve onun kendi içinde işte bu yüzden de bir devinimsel değer taşıdığını kabul ediyorum. İşin tersine döndüğü kısım şurada biz subjeleri objelere dönüştürmeye o kadar alıştık ki bununu hem dille (güzel Türkçelerimiz İngilizcelerimiz ve Çincelerimizle) isimler koyarak hem de gözümüzle o benzerliğin (ya da inanılmaz yavaş değişimin sonucunun) bizi yanıltmasıyla yaptık ki bu ikisini birbirinden ayırt edemez olduk. Subje ve obje arasındaki ayrımı kaçırmak kolaylaştı ve nesne özne bir oldu.

İşte tam bu noktada kişilere içkin değeri olmayan robotlar gibi bakmanın sonuçlarından bahsetmekte yarar var. End-in-itself diye tanımladığımız içkin değer tam da zıttı olan enstrümental değere dönüşmüş oluyor burada. A’ya A1 A2 A3 ve A4 olabileceği için değer vermektense ona “A” fikrini temsil ettiği için, yani “İngiliz ve Amerikalı olduğu için” ya da “çikolatalı dondurma sevdiği için” değer vermiş konumuna düşmüş oluyoruz. A’nın bir gün öyle güzel bir naneli dondurma yiyeceğini ve onu en iyi dondurma listesine koyacağını da hiçe sayıyoruz. Kategoriler davranışlarımızı etkiler hale geliyor ve bunlardan kaçınamıyoruz. İşin enteresan kısmı da şu: herkes kendisine zaten end-in-itself gibi bakacağı için kendisine sen nasıl birisin diye sorulduğunda mavi ekran verir. “Ben değişen biriyim” en güzel cevaptır belki de, karşıdaki de öyledir aynı şekilde koşullar da yine değişebilir, her yöne iyiye kötüye doğruya yanlışa nasıl yorumlandığı hiç de fark etmeyen sonsuz sayıda renge bürünür koşullar ve insanlar yeri geldiğinde. Bu söylediklerim belki çok uç görünüyor fakat herkese olamasa da en azından gerçekten sevdiğimizi düşündüklerimize enstrüman yerine içkin değeri olduğunu bilerek bakmamız (end-in-itself) gerçekten dünyayı daha yaşanılır kılar. 

28.04.2011

Özgür İrade, Kader, Kısmet ve Şans Felsefesi

Bu yazı yaşamda neleri seçebilip neleri seçemediğimiz üzerine bir düşünce egzersizi. Belirli bir hedefi yok fikir yaratmak ya da uygulatmak gibi yalnızca bir kategorilendirme çabası. En sonunda varacağım nokta subjektif olan ve benim "iyi" anlayışıma hitap edecek olan kısıtlı bir kader ve kısmet (ikisinin toplamı şans) anlayışı, fakat yine de olabildiğince makul bir ayrım yapma niyetindeyim. İlk olarak yaşamda seçemediğimiz durumları tanımlarken ikinci mertebede de seçebildiklerimizin de aslında hiç sınırlı olmadığı üzerine laflayacağım.

1) Seçemediğimiz durumların başında doğduğumuz yer (şehir ya da kasaba, ülke, okyanusun ortasındaki bir gemi, ıssız bir ada, yol kenarı) ve içine doğduğumuz zaman (MÖ, MS ya da bunlardan hiçbiri) geliyor. Bunların alt kategorilendirilmesi içine doğduğumuz koşullarla ilgili ki bunlar; içine doğduğumuz aile, o ortamda konuşulan dil, etraftaki gelenekler ve bunlara bağlı olarak yetiştirilme tarzımızı oluşturabilir. Zenginlik ve fakirlik de seçilmez tabii ki, fakat sıfatlar bir karşılaştırma ürünü olduğu için içinde bulunulan koşullar bunları da kapsayıcı olarak anlaşılmalı. Gördüğümüz üzere bu seçemediğimiz ilk durumlar kalıtsal ve içine doğulan koşullarla ilgili; demek oluyor ki bunları "başlangıç durumu" başlığında toparlayabiliriz.
İkinci seçemediğimiz devinimsel (başlangıç noktası olmaktan çok devam eden) koşullara (buna da "çevre durumu" denebilir) gelince bunlar çevremiz ile ilgili ki bunu da iki türlü görmek mümkün. İlki Dünya'nın şekli ve hareketleri ile ilgili; bu kadar geniş almamın sebebi havanın durumunu, mevsimleri, kıtaların durumunu, denizleri, bitkilerin ve hayvanların oluşumunu ve volkanik hareketleri dahi kapsama arzusu. Sonsuza dek uzayıp gidecek olan varoluş amacı bilinemeyecek bu listeyi insan dışı olan bütün canlıların bireyler etrafındaki durumları olarak ayıralım. İkinci kısım ise diğer insanların nasıl davrandığı ki bu bizi seçebildiklerimize getiriyor. Çünkü görülecek ki bizim seçebildiklerimiz diğerlerinin seçebildikleriyle (her ne kadar farklı koşullarda olsunlar bu çok önemli çünkü koşulları kesinlikle ama kesinlikle ayırmalıyız) sınırlanacak. Bu demek değil ki "Onun seçimlerinin başladığı yerde benimki biter." Bu daha çok şununla ilgili, bir bireyin uzayda kapladığı tek bir yer var ve o bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani ben bir koşulda belirli bir şekilde davranmak isteyip yaptığımda onu sadece ben yapıyorumdur. Yani seçim ve aksiyon yalnızca kendisine özgü bir mekana zamana ve şekile göre yapılabilir ve onun o koşullar altında yine ona özgü bir sonucu olur. Şimdi kendi seçebildiklerimize gelince bu seçimlerin nasıl yalnız tek bir kişi tarafından ona özgü bir şekilde yapılacağı anlaşılacaktır. 

2) Üzerinde kontrol sahibi olduğumuz durumlara gelince. Bilindiği üzere bir vücutla sınırlıyız, fakat bu kesinlikle o kadar sınırlı olarak algılanmamalı. Uzun uzadıya bu vücudun nasıl kullanılacağını anlatacak değilim, fakat hangi koşullarda ne şekilde kullanıldığı da fark edilmeli, çünkü bu büyük bir güç demek çevre ve koşullar üzerinde. İstediğimiz yere bakmayı seçtiğimiz anda bakabileceğimiz ve dikkatimizi çeken konuları yaratabileceğimiz durumları yaratmamız bunlardan sadece inanılmaz küçük bir kısmı. Konuşmak davranışların çokluğunun ayrı sonsuzlaştırıcısı, aynen hareket etmek gibi. Bunları fiziksel komutlar olarak ayırabiliriz. Bir de düşünsel komutlar var ki bunlar hem ilkiyle beraber çalışıyor hem de kendilerine özgü yapıları olduğu söyleniyor. t=1 den t=2 ye nasıl düşüneceğimizi seçmemiz de zamansal olarak düşündüğümüzde düşünsel dünyaya kendine özgü bir boyut katıyor. Elbette bu inanılmaz soyut bir zaman içerisinde düşünülmüş olmalık katıyor ki bir düşünceye bunları bilebilmek ve kaydedebilmek zaten imkansız. Seçebildiğimiz üçüncü kategorik olarak ayırabileceğimiz durum ise diğerleriyle olan etkileşim; cansız maddeler, canlılar ve son olarak aynen bizim gibi bu seçme durumuna sahip varlıklarla olan etkileşimimiz. İnsanların birbirleriyle olan ya da diğer canlılarla olan ilişkileri son derece derin bu karmaşık seçim yapma yapısından ve zamanın geçmesinden dolayı, işte bu yüzden bu konuyu şu anda olabildiğince kenarda bırakıyorum. Fakat yine de bu koşulların da insanlar tarafından yaratılabileceği bir duruma gidecek ki bu işin en çok korktuğum kısmı, seçme durumunun döngüsel olabilme ihtimali. Bu bir paradoksa dönüşme ihtimali olan bir soru olarak burada kalsın.

Son olarak aklıma gelen bir tanımdan bahsedeyim; üzerinde kontrol sahibi olamadığımız durumların kontrol sahibi olduklarımızla yoğun ilişkisi: Şans. İyi ve kötü şans kontrol sahibi olamadıklarımızın anlık durumumuzu destekleyici ya da sekteye uğratıcı olması ile ilgili; örnek rüzgarın gittiğimiz yönün arkasından esmesi. İşte tam bu noktada belirtmeli ki, rüzgar arkadan esmediği zaman "kader" denebiliyor. Sonuçsal olarak bu aslında kötü şansın farklı bir adı olarak karşımıza çıkabiliyor. Fakat kötü şans olmadığındaki koşullara da denebiliyor bu. Demek ki iyi şans kısmet ve kötü şans kader gibi bir sonuç çıkabiliyor buradan. Fakat yine de şu hep akılda tutulmalı ki insanın kendi seçebildiği durumlar da sonsuzluk yaratabilecek potansiyelde ve bu başkalarının kaderini veya kısmetini belirlemeye dek gidebilir. Bu tanımlar tabii ki kısa kaldı fakat üzerinde düşünmeye bir kapı aralanmış oldu. Vardığım tek sonuç bu başlıktaki dört konseptin hep beraber varolabileceği üzerine. Bunun nedeni yukarıdaki seçim kategorilerinden ve kader kısmet algısının şansın bir ürünü olması durumu tabii diğer seçemediklerimizin de. Bunlar üzerinde daha çok yazılırcasına derin meseleler gibi duruyor. Bu konuya dönmek niyetindeyim. 



21.03.2011

Makyavelyanizmin İmaj Toplumundaki Su Götürmez Başarısı

Sonuçların araçları meşrulaştırmasından, stratejik olarak nasıl "iyi" gözüküleceğine; başarıya giden yolda herşeyin mübah olmasından, kuyuların ne kadar derine kazılması gerektiğine; etik olarak düşünüldüğünde kimsenin kabul edemeyeceği (ya da en azından öyle görüneceği) düşünceler gündelik yaşamımızı çevrelemekte. Fakat bu çerçevede ciddi şekilde hasımları saf dışı bırakmayı, kuyularını kazmayı bir kenara bırakırsak gündelik yaşamımızı etkileyen kısmının bunlardan sadece ince güç (soft power) denilen mesele ile ilişkin olanları olduğunu görebiliriz. Fakat bundan önce imaj toplumu tanımlanmalı, ondan önce de toplumu oluşturan katmanlar tanımlanmalı. Ancak bu yapıldıktan sonra bu ilişkinin nasıl kurulabildiği anlaşılabilir.

Bir toplumu anlamanın en önemli yollarından biri o toplumun "değer"lerinin içeriğinin ne tür kavramlarla dolu olduğudur. Görülmesi gereken ilk nokta bu toplumdaki "değer"'in maddi mi yoksa manevi mi bir yapı taşıdığıdır. Maddi veya manevi ayrımı, varolan sınıf, statü ya da yetenek(merit) katmanlarının birbirlerine olan baskınlığıyla görülebilir. (Eğer sınıf özellikleri baskınsa ekonomik yani maddi değerlerin, statü veya yetenek baskınsa sosyal yani manevi değerlerin baskınlığı görülebilir.) Toplumdaki "güç" ün tanımlanmasında da bu katmanlar devreye girer. Gücün bir karşılaştırmanın ürünü olarak ortaya çıktığı kabul edildiğinde akıllara gelen soru "hangi konuda karşılaştırma" olacaktır. İşte bu noktada sınıf yapısı ağır basıyorsa para, statü ağır basıyorsa doğuştan elde edilen ünvan, yetenek ağır basıyorsa ise zeka ve bilgi "güç"'ü belirleyen karşılaştırma unsuru olacaktır. Her toplumun yapısı, piramidi ya da şekli bu üç katmanın çeşitli oranlarıyla meydana gelmektedir.

İmaj toplumu dediğimizde karşımıza çıkan yapı ise yetenek ve sınıfların baskınlığı sonucu meydana gelen bir şekildir. Fakat dikkat çeken nokta burada "yetenek"(merit)'in bir yanılgı olabilmesidir. Toplum o kadar karmaşık bir yapıdır ki sınıf ya da statü çok rahat tanımlanabilirken yeteneği (zeka ve bilginin uygulanabilirlikteki karışımı) ölçmesi hep bir sorun olmuştur. IQ ve EQ testlerinin tartışılıyor olması buna bir örnek sayılabilir. Yetenek o kadar üzerinde oynanabilir yeniden oluşturulabilir ve imajla ilgili bir karşılaştırma şekli olabilir ki, işin özü çok rahat kaçırılabilir. İmaja aldanılıp ana fikirin kaçırılması ya da "yetenek"in yeniden oluşturulması toplumun araçlarıyla oluşturduğu dört yol ile mümkündür; önceden verilmiş imajlar, önceden yaratılmış roller, bunların kullandığı diskurlar ve son olarak sürü psikolojisi. Bir örnek vermek gerekirse lolipop yemenin büyük bir yetenek olduğu imaj toplumunda;

1)lolipopun çok yararlı olduğu (medya, reklam ajansları ve çeşitli kurumlar tarafından)
2)lolipop yiyen başarılı insan rolleri (başarı (toplumdaki başarının da tanımlanması gerekir) lolipop korelasyonunun güçlendirilmesi)
3)lolipop yemenin güzellikleri, yememenin kötülükleri üzerine söylemler
4)son olarak çevredeki çoğu insanın bunu kanıksamış bir şekilde lolipop yemesi
aşamalarıyla yaratılabilir.

Önemli bir soru bunun nasıl bozulabileceği üzerine olabilir. Fakat kesin olan şudur, yaratılan yeni imajlar eskilerini aynen yeni modanın eskisini silip süpürmesi gibi geçmişe atarak etkisini azaltacaktır. Dolayısıyla imaj toplumunun en önemli özelliği insanlarının şekillendirilebileceğidir. Hatta nesil farklılıkları belki değişen imajların farklı dönemlerin insanları üzerindeki farklı etkileridir ve buna bağlanabilir.

Makyavel'in devreye girdiği nokta ise bunları bilen birisinin varolan modaları, imajları ve toplumdaki "ince güç" dengelerini kullanarak (kendi imajını yaratarak) nasıl yükseleceğini bilebilmesi ile ilgilidir. Fakat imaj toplumu elbette ki varolan toplumun bir kısmını oluşturmaktadır, bilgi ve zekanın kendini göstermeye devam edebileceği alanlar hep varolmaya devam edecektir. Bu imaj meselesinden haberdar olmayı hem toplumun zayıf noktalarını hem de imajın size karşı kullandığında onun farkındalıkla etkisiz hale getirilebilmesini bilmek açısından önemli buluyorum.

9.02.2011

Zihinlerimizdeki Okullar ve İnsanın İçinde Bulunduğu Duruma Kritik Bakamayışı

Şu günlerde düşünmeye başladım, aynen psikoloji, sosyoloji ve benzeri sosyal bilim disiplinlerinin ekolleri gibi -özellikle özgür bıraktığımızda- zihnimizin de konuları farklı noktalardan ele alıp karşıt sonuçlara varma özelliği  var. Şu an oldukça havada duruyor ve üzerinde düşünülmemiş gibi görünse de bir örnekle açıklamak mümkün.

İçinde bulunduğumuz sistemi ele alalım. Bir noktadan baktığımızda özgürlüklere izin veren, insan haklarına saygılı ve başarının ödüllendirildiği adil bir sistem gibi. Fakat diğer bir yönden gücü tanımlarken paranın tanımın büyük bir kısmını alması, çıkarın karar verme mekanizmasındaki büyük rolü, herkesin kendi dünyasıyla olan meşguliyeti ve varolan sınıfsal ve ünvansal piramidin gözardı edilmesi bunun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Bu noktada ikincisi çok daha güçlü görünse bile her gün tekrarladığımız aktivitelerle kendimizi bazen birincisini bazen ise diğerini tekrarlarken buluyoruz. İşte buradaki tek kesin nokta bu iki düşüncenin farklı okullara ait olduğunu söylemek, ki Alman filozoflar da bunu söylediler.

Buradan varılabilecek bir sonuç insanın kendi içinde bulunduğu durumu tam olarak tanımlayamayacak olması. Kendisinin subje olduğu, aynı ırmakta iki kez yıkanılmayacak, farklı subjelerin bir arada yaşadığı bir dünyayı açıklamak ancak bunun gibi zihni okullara ayırmakla mümkün. Ve işte bu okulların gittiği ideolojilerden yalnızca bazılarını benimsemek bütünü görmemizi engelliyor.  Fakat şunun da altını çizmek gerekiyor, her ne kadar ideal dünyadan bahsetmekle bugünün dünyasını analiz etmek farklı şeyler olsa da ideali anlatmanın önkoşulu bugünü bilmek. Ve bugüne nereden ve nasıl bakıldığı da yine bu zihin okullarıyla oluyor. Bazı şeyleri görmemek isteyebiliyoruz o kafamızdaki ideale bir an önce varmak için. Dolayısıyla ideolojisizlik gerçeği anlamakta bir yol haritası çizmeye kalksa da aslında mümkün olamıyor ideolojisiz olmak. Mümkün olan beş dakika sonra farklı bir ideolojiyi benimseyecek olmanın bilinci içinde olup subjenin kendi dünyasını objeleştirmeden anlayamayacağını görmek. (*)
İnsanın içinde bulunduğu dünyaya kritik bakamayacağını (hatta aslında tam olarak hiç bakamayacağını) 19. yüzyıl sonlarında seksist ama yaratıcı bir ilkokul öğretmeni Edwin Abbott novellasında yazmıştı. İki boyutlu dünyada yaşayan bir kare bir gün bir rüya görür, rüyasında tek boyutlu dünyada yaşayan bir çizgiyi (o evrenin kralını) ziyaret eder. Sonra aynı düşünce kendi dünyasını ziyaret eden bir küre (3D) tarafından tekrar edilerek kanıtlanır. Kare yalnızca o kürenin yardımıyla, çizgi kral da yalnızca karenin yardımıyla evreninin sınırlarını birkaç dakikalığına görebilmektedir. (**) Bir balık her ne kadar suyun içinden zıpladığında "Ben nerdeyim? Aslında hep sudaymışım." diyebilse de yalnızca birkaç saniye içinde yeniden suya; o hergünkü dogmaların kendisine yinelendiği dünyasına dönecektir. Fakat işin güzeli dünyadan çıkılan o bir iki saniyenin anısını hatırlamaya çabalamanın olağanüstü saflığıdır. Upward not northward...


* "Subjenin kendisini, diğer subjeleri ve kendi hayatını objeleştirmeden anlayamayacağı" fikri için Uğur'a teşekkürler..subjenin değişkenliği ve objenin stabilitesi gelsin...
** Elbette buradaki örnek evreninin sınırlarını bilmek üzerinden giderek farklı noktalara çıksa da insanın içinde bulunduğu sistemi tam olarak kavrayamayaşıyla (ya da zihni okullara ayırarak kavrayışıyla) da eğlenceli bir paralellik gösteriyor. Özellikle sistemin iki tarafından bakma düşüncesi ile hayata bir perspektif kattıktan sonra bakkala gidip iki limon almak dünyaya yeniden dönüşün en güzel örneği.

15.01.2011

Yabancılaştırmanın İyileştirici Gücü

Kişisel gelişim kitaplarıyla yıllardır dalga geçerim. Fakat akıl sağlığı korumada işe yaradığını düşündüğüm bir yoldan bahsedeceğim. Üzen, yıpratan, derinden yaralayan fakat bütün bunlara rağmen bağımlısı olduğunuz hayat parçalarından sizi o sakin mağaranıza ve avatarıza götürecek olan kurtarıcı; analiz.

Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü evreninde büyü yapmanın tek yolu büyü yapacağınız varlığın Gerçek Dil'deki adını bilmekten ve söylemekten geçiyordu. İnsan doğasını aslında gerçekten kavrayan büyük bir fikrin sembolü bu aslında. Karşına çıkan zorluğu ona adını söyleyerek hükmetmek. Onu anlayarak ondan kurtulmak. Neden insan psikolojisi iyileşmeyi kavramakta buluyor diye sorarsak, epik tiyatrodaki yabancılaştırmanın gülümseyen çehresi  bizi selamlıyor olacak. "Kendisinin bir aktör olduğu bir evrende insan niçin düşmanını tanımladığı an onu yenebilecek konuma gelir" sorusu, bu tanımlama(*) kendisini o an oyun yazarına dönüştüreceği fikri anlaşıldığı anda cevaplanır. Alman bir dünya barışçı filozofun yıllar önce Copernican Revolution diye tarif ettiği bu fikrle de bağdaştırabileceğimiz yabancılaştırmayı insan değil yalnızca sigarayı bırakmak için uğradığı haksızlıklara sakin bir şekilde tebessüm etme gücünü bulmak için de kullanabilir.

Özellikle genelleyerek konuşuyorum, çünkü eğer ki her akşam yatmadan ballı yeşil çay için deseydim beş dakikada googlelayarak yazılmamış olsa bile o hissi veren sağlık yaşam köşelerinden farkım kalmazdı. Demek istediğim bu konularda ne kadar spesifik yazılırsa sonuç o kadar komik olacaktır.

Son olarak; felsefenin uygulanması yalnızca insanın şu anki doğadan uzak baskıcı sistemlerin yaratıcısı olmaktan yine humanist arkaplanına geri çekebileceği ölçüde yararlı. Çünkü şunu hatırlamalı ki bu yabancılaştırma pek çokları tarafından kendi ruhlarını günahlarından arındırmak için 2. Dünya Savaşı'nda da kullanılmıştı. Dolayısıyla bu yazılanın insanı insancıllıktan çıkarabilme özelliğine sahip olduğu hatırlatılmalı.

* Elbette ki nesnel yapılan bir tanımlama. Genellikle kağıda dökmek bunu kolaylaştırır, yazdığınızı okuduğunuz anda 5 saniye önceki sizle bir diyaloga girersiniz belli belirsiz. İşte o anda saniyeler önceki benliklerinizle yapacağınız paralel söz düelloları sizi doğru tanımlamaya ulaştırabilir.

12.01.2011

Of the unpredictable player and its indeterminable desire to change the game

Uncertainty had always been a tension creating device in the lands of humanity. There are sayings about it as; "I'd prefer an intelligent opponent to an ally, who is a fool", meaning the opponent would be predictable in terms of logic, that is one may see the choices and the conditions which he can see as well. However an unpredictable ally would simply be dangerous, while it's purpose to act takes different shapes every day. When it comes to an unpredictable opponent there will be something interesting to discuss, as his actions will be indeterminable as well. In that sense he would be intelligent, however in terms of not being predictable, he lacks logic and named as a fool. Here lies the paradox of an unpredictable opponent, which was found while measuring his intelligence.

Let us see more about the dangers of unpredictability to identify the unpredictable player in a game (*). First there are inner conflicts in one's mind that disturbs the integrity of it. That could be mostly about the identity. Therefore the person who is unpredictable may not know who he is in the dimensions which affect his decision making. This results the choices made much more improvising. Second the person will not know how long the game will last. That is obviously how long he will be a player. In this context IF his being a player depends heavily on his identity (that is if second depends on the identity) then the identity problem (first) may arise. This will relate to the third aspect of identifying an unpredictable player.

The third aspect would be about the question of "Would he wish to change the rules of the game?". It may be considered as cheating, however let us consider again what conditions our unpredictable player is in. First the game has some rules which makes one's identity to remain at certain conditions. If he really has a strong identity disturbed by the very game itself, he would change the game. Second he doesn't know how long the game will last, however he wants to remain as a player, how will he do that? By changing the rules of the game, of course that would mean the end of the game. And end of its very existence turning into the new game itself.

However on the other hand since he's the player now and he knows how to remain a player and he knows his changing the game will be the end of it and end of his being a player; then the second reason is refuted. When it comes to the first reason; identity, let us remember he is in a game now and the identity gets lost as the game proceeds. To remain a player he should stay in certain shape, however this isn't enough to refute the first reason like we did for the second. Therefore the conclusion to this analysis would be the following. The only unpredictability of this player to change the game lies on its identity. If it's strong he will have the desire to change the core of the game. If it gets assimilated  in the game then he won't have the desire. Yet we cannot know which one it will be. And there its dangers lie, and our fear of the unknown. One thing for sure the predictable other player should be supported at all costs.

* I must admit, I haven't studied much about game theory however in explaining unpredictability of a player one might ask for the terms used in this subdiscipline.



**Secret Note**
Change "it" and "the upredictable player" with Justice and Development Party and "game" with Republic of  Turkey, there you'll see today's portrait.

30.12.2010

Of the many personalities that we have and the differentiation of thought and space

There are for sure many personalities one might possess, I can only think about two right now, as this is the part that I'd like to emphasize. These are individual and national personalities. I'd like to think that these two should be separated as a man should be understood separately from the nation he belongs to. This is not a denial to the existence of nation states that is but one of the many dimensions that defines our system today. However this is an effort to make one realize that a person is actually composed of many different persons. Especially when we're in an international realm, we are left with nothing but our national identities, which shows itself as the simplest labeling process. It is not an attempt to understand the person in front of you, but it is a very creation of a self relief by a differentiation, which tries to establish unequal grounds.

Especially by the impact of globalization a lot of academicians suggest that the idea of nationalism is fading away. In the higher grounds one might propose that it is so, as the new differentiation is not made by the nations, however they are created by the backgrounds one is from, that would be mostly about lifestyle and experience, for now we can simplify it as urban and rural. Obviously that would be which part of the urban or which part of the rural one is "from" (*). What is emphasized here is mostly that there might be two individuals living in the opposite sides of the Earth, and in terms of thinking they are the closest. That is obviously about a disembedding mechanism, which doesn't alter the space and time, but thought and space. If an example should be given to that; a 21 year old girl from Afghanistan living in a metropolitan coming from an educational background, which allows her to think critically; might listen the similar kind of music with a 22 year old guy who studies law at Oxford let's say. Therefore in this example thought and space are on different grounds regardless to what nation they belong to. (**) 

However in the lower grounds(***) how nationalism fades away is not totally discovered by most of the people. It would be amazing to many that example given above would actually exist. Still our national personality becomes dominant in our everyday conversations especially in an international stage. The idea that is suggested here is that human being is a complex creature and simplifying it would harm the relationships we have with our real individual personalities. Altering this is mostly about questioning the values that are given to us when we were experiencing our childhood, and realizing that the history we learned is not the real one, it is a reflection of the real one, which had been filtered by the nation state ideologies. 



*Of course by from, do we mean the place he lived most of his life or something different?
**Nation is obviously a broader concept which is unluckily locked in the territory of a nation state, and because it is so by space we mean the national territory one comes "from" (physically or ideally)
***Higher grounds would be what is real, as the lower grounds would be what is perceived by this reality.