Bu sorunun cevabına ve niçin bunu sorduğuma girmeden önce sorunun barındırdığı subjektif ve objektif ikisi de kaçınılmaz olan kavramları açıklamalı. Subjektif algı derken beş duyu organımızın, biz yaşarken beynimize getirdiği uyarılar sonucunda akılda oluşan (yine beş duyusal) kişiye özgü resimden bahsediyoruz. Kaçınılmaz bir şekilde subjektif oluşu, hem algılanan “resmin” bizde uyandırdığı kişiye özgü düşünceler hem de tam olarak o resmin aslında aynı olup olmadığını bilemememiz. İlk söylediğim yeterince açıkken ikincisi biraz daha soyut kaçıyor.
Örnek şu: Benim mavi gördüğüm bir küp ile B kişisinin gördüğü mavi bir küp, aslında zihinlerimizde tıpatıp aynı algılanıyor olmayabilir. Fakat öyle bir durum var ki ikimiz de mavi küp deyince “aynı yere” bakıyor ve “aha” deyip bir şekilde anlaşıyoruz. Demek istediğim onun mavisi ve zihnindeki küp kelimesinin karşılığı benimkinden farklı olabilir, fakat her nasılsa bu mesele üzerinde hemfikiriz ve bir düzen oluşmuş. Bu söylediğim gerçek dünyada hepimizin bildiği “renk körü” örneğinde açıklık buluyor. Tam da bu noktada şunu da belirtmeli, “renk körü” renk körü olmayanların (üç boyutlu evrende kendisini bulan ve homo sapiens olarak kendini adlandıran bu topluluğun büyük kısmı) adlandırması, ve kategorik sonucu.
İkinci terim, yani kaçınılmaz iletişimsel objektivite, bizim yukarıdaki örnekteki gibi bir düzen içerisinde varoluyor ve ifade tarzları benimsiyor oluşumuzun herkeste bir ölçüde aynı olduğu için oluyor olması. İletişimsel olarak yaptığımız sohbetler (düzenli ses dalgaları), yüz ifadeleri, hareket ve tavırlar bir düzen içerisinde hatasız bir pinpon maçı gibi durmaksızın karşılık buluyor. Dolayısıyla şu sonuca varmış oluyoruz. Hem objektif hem de subjektif sonuçları var, dünya denilen kürede takılan, durmadan algılayan ve bunları yorumlayan insan türünün yaratımlarının. Belki de iç dünya ve dış dünya diye ayırmalı bu noktada. İç dünya subjektifken, dış dünya net bir şekilde objektif kalmak durumunda. Kendi içerisinde fırtınalar kopan bir insan eğer ki dışarıdan sakin biriyse, o objektif zeminde öyle bilindiği için onun gerçeği toplum düzeyinde öyle olmuş oluyor. Ve “B sessiz bir insandır” deyimi çıkıyor.
Peki benim varmak istediğim ana nokta ne burada? Olay şu; geçenlerde Stuart Hall'un bir belgeselini izledim. Bütün belgesel (her insanın farketmesini yürekten dilediğim) toplumun üzerimizde inşa ettiklerinden söz ediyordu, ve aslında her algının o kadar subjektif ve değişken ya da kaygan olabileceğine değiniyordu ki sanki objektif zemin diye bir durum kalmamıştı. Nesnel(objektif) diyar denilen durumun da varolduğunu belirtse böyle bir yazı yazmayacaktım. Fakat özellikle siyaset bilimi için tartışılamaz gerçeklik denilen olgu, söylenilen argümanın sorumluluğu açısından son derece önemli. Gerçeklikle dost olmak şu açıdan gerekiyor: İnsan hakları dediğimiz bu yüzyıllardır mücadeleler sonucunda artık depolitize olmuş (üzerinde tartışılmaya gerek duyulmayan) ve edinilmiş haklar (konuşma özgürlüğü, ifade özgürlüğü) tartışılmaz derecede önemli. Bunlar aynen yerçekimi kanunu kadar netleşmiş durumdayken objektiflik bu konuların savunulması açısından büyük önem taşıyor. Yani ben eğer kişisel özgürlük tanımını kişiye özgü değişken bir şekilde tanımlarsam, mesela desem ki müzik dinleme özgürlüğü, bu eğer “müzik nedir?” ya da “özgürlük niye ki?” üzerinden tartışılacaksa tartışılmasın daha iyi. Genel bir “müzik dinleme özgürlüğü” üzerinde anlaşmak sanıldığı kadar zor değil. Biz insanlar pek çok şeyi inşa etmişiz birbirimiz üzerine, fakat sırf böyle yapıyoruz diye, birlikte toplum olarak dans ederken birbirimizin ayağına nasıl basmayız konuları üzerinde de inşa arayıp “evet işte bu da bir toplum mühendisliği” dersek bu yolu gereksiz yere uzatmış olmuyor muyuz? Dolayısıyla kaçınılmaz subjektif algı ve kaçınılmaz objektif algı karşıtlık içinde görülmemeli, tam tersine ilki ikincide kendisini bulmalı ve özgür bir şekilde ifade edebilmeli ve özgür ifade edebildiği alan objektif olarak kabul edilmeli. Neticede bu ayrıma ve ikiliye dünyada barışı yaratmak için istemesek de ihtiyaç duyuyoruz.
İnsanların içlerinde kendilerini soyutlamak istedikleri ideolojik evrenlerin varlığını düşünüyorum. Althusser'in ideoloji mantığıyla düşünürsek ideolojiden yoksun bir kişiden söz edilemeyeceğini ileri sürdüğümüzde; karşımıza senin de bahsettiğin durum ortaya çıkıyor. Şöyle ki; insanın devamlı bir ya da birden fazla ideolojiye göre davrandığını -bilinçli ya da bilinçsiz-(ve onu yeniden ürettiğini) varsayarsak, 'demir kafes' gibi bir şey ortaya çıkıyor otorite düzeyinde. Yani örneğin okuyucu üzerinde otorite kurmamaya ve onları 'özgür seçim yapmasalar da hiç değilse yönlendirmeyen ve sınırlı seçenekler içerisinde özgür bırakmaya' çalışan modern ötesi yazarlar gibi objektiviteyi de bir subjektivite, bir tür farklı ideolojiden ibaret olan olgu olarak algılamak. (Dersimizi hatırlayalım :P) Otorite hep var; iyi ya da kötü; yok gibi gözükse de, gösterilse de, iddia edilse de var. Objektiviteyi yaratan ideolojik bir otorite de var dolayısıyla. Sonuç olarak senin bahsettiğin ve karşıtlık olarak algılanmaması gereken kavramlar gerçekten de karşıt değil bence de. Yani iletişimsel objektivite de subjektif bir otorite içeriyor ister istemez. 'Bu budur' diyen bir otorite. Ki bu normal; çünkü 'bu budur' demeyen hiçbir ideoloji yok ve ideolji kişiden ayrılamıyorsa her ne kadar sınırlar kalkmış gibi görünse de bu da 'bu sınırsızlık, her şey sonradan oluşturulmuş' ideolojisi. Bir kere daha 'it should not be taken for granted, it is something that is constructed' lafını duyarsam daha şu okulda, gerçekten kafamı duvarlara vuracağım. Bu da bir anti-şartlanma değil çünkü; bir tür yeniden şartlanma; şartlanmamaya şartlanma. Çok dağıldım, evet. :)
YanıtlaSil